13 Mayıs 2018 Pazar

ANNELERE


"Yazılmadan kaldı bazı şeyler, gene de yazılmış kadar oldu." 
Behçet Necatigil

Karadeniz Ereğlisi
1940 (Doğum yılım)

O evde doğmuş, 8 yaşıma kadar o evde, o bahçede yaşamıştım. Şehrin en büyük evi, belki de en büyük konağıydı.
Memurlar için kiralık ev bulmak kolay mıydı? Bir denizcilik şirketiyle birlikte o evi paylaşıyorduk.
Zemin katta koca bir giriş, sol tarafta bir su çarkı, sağda da kuzineli bir mutfak vardı. İleride tam ortada üst katın merdiveni, sağında, solunda da hiç gezemediğim depolar, sanırım odunlarla, harpten kalan eşyalar vardı. Üst kata sıçrayıp sofanın camlarına, siyah renkli, mumlu bez perdelerin storlarına takılmışlar, kapı aralarında kalan duvar parçalarında da benim ödümü patlatan maskeleri asmışlardı, o evdeki korkularımdan biri de bilinmedik seslerdi.
Gök gürültüsünden, fırtınadan, yağmurdan hiç korkmazdım(!) Anneme koşup baktığımda o beyaz örtüsünü başına çekip elinde dua kitabı, koca konağı sallayan fırtınadan korkup ara sıra camlara bakardı.
Yağmurlar kesilince, bizim bahçeye doluşan komşu çocuklarının bağrışmaları başlar, çeşit çeşit meyve ağaçlarının dibinde, fırtınanın koparıp attığı meyveleri toplardık. Mevsimine göre ama bahçenin en değerli iki ağacı ceviz ve kestaneydi. Ceviz ağacı kral, kestane ağacı kraliçeydi. Onlar meyvelerini, diplerindeki yaprakların aralarına saklarlar, gözlerimizi dört açardık, bulduğumuz zaman da çığlığı basardık. Kestane ağacının yapraklarıyla ona dolanan asmanın yapraklarını biriktirerek, kurumuş çöplerle giysiler yapardım. Kızlara bant bant yelekler, hawai etekleri, oğlanlara da madalya takardım. Gazoz kapaklarının içindeki mantarları kaldırıp gömlekleri iki yüzden sıkıştırırdık, metal kapaklar madalya gibi parlardı. Oğlanların yaptıklarına her zaman boyun eğmezdik. Onlar da midye çıkartıp taşlıkta ateş yakarak paslı tenekeler üstünde pişirip yerler, bize vermezlerdi. Dahası da var, çok küstüğümüzde konuşmazdık, onlar da bir kedi yakalar, kızgın tenekeyi patilerinin üstüne bastırırlar, kızları ağlatırlardı. Çocukların, büyüklerden daha insafsız olduklarını o zamanlar öğrenmiştim.
“Babanızın tayini çıktı, başka bir şehre gidiyoruz” demişlerdi. Durumu hâlâ anlatamıyorum. Kamyonun üstünde eşyalar, benim üstümde yeni bir elbise vardı. “A, olmaz, bir vilayete gidiyoruz, üstümüz başımız düzgün olmalı” demişlerdi. Bir yerlerde kısılıp uyumuşum, duyduğum son cümle, “O ağlıyor mu ne?” olmuştu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder