16 Ekim 2010 Cumartesi

ALLAH'IN ŞEHİTLERİ - Kanıksanmış vaatler gibi heyecansız yazamam satırlara…….

I

CURCUNA


OTORİTE



...Erzincan'dan Bolu'ya... Bolu Belediye Binasının balkonundan halka sesleniyorum... (Ne iş?)

27 Mayıs 1960'da İstanbul'da okurken, "Memleketinize gidebilirsiniz" demişlerdi. Bolu'ya döndüm, belediyenin 'özel defteri'nde Atatürk'ün bir yazısı (methiyeler altında) "Atatürk bizden biridir" diye yazıyordu. O gece Atatürk ile ilgili bir söylev yazmıştım, görev bana verilmişti. Askerî Vali ile birlikte Bolu'nun yakın kazalarını da dolaşıyorduk, halkımızın çoğu sokaklarda, bize çiçek atarak arabamızı donatıyordu. Biri, "Camların hepsini açın, çocuk çiçek kokusundan hastalandı" demişti. Okula döndüm ve de bu sevinç uzun sürmedi, bu inkılâp mı? ihtilal mi? tartışmaları başladı, (20 yaşımdaydım), aklım karıştı...
1966'da Cizre'deyim. Ankara İller Bankası'nda Şehircilikte çalışıyordum. Güneydoğu Anadolu'da uzun bir seyahate hazırlanıyorduk. Bir belediye, İller Bankası'ndan 'altyapı kredisi' istediğinde, o şehrin imar plânının yapılması gerekiyordu. Bu nedenle de (yerinde) doküman topluyorduk. Haritacılar, jeolog, mimar hep birlikte çalışıyorduk. Yolculuktan önce biraz ürküyordum, şehircilikte biraz acemiydim. Şükran jeolog, "Arkanızdayım, ben çok gittim, size çok yardım ederim" demişti. İçim rahat, uçarak gidiyordum.

Silopi'ye gidecektik. Cizre'de Hâkimle (sanırım) Başkan, bizi götürmeye gelmişlerdi. "Siz ne yapıyorsunuz, yağmura bir rastlasanız günlerce burada kalacaktınız. Yol yok, çamurlu tarlalardan bile geçemezdiniz." demişlerdi.

Silopi bizi müzikle karşıladı, açık hapishanede mahkûmlar hora tepiyorlardı. Akşam yemeğinde de, mahkûmlardan biri hâkime yanaşarak 'izin' istiyordu. 20 gün sonra dönecekmiş,... o güne kadar hiçbiri kaçmamış...

Hâkimin 1 yaşında bir kızı vardı, gözü kusurluydu, "Devlet izin verecek, büyük bir şehre gidip baktıracağız" demişti.

Yemekte kuru soğan dolması yemiştik. Silopi Belediye Başkanının eşi bize sürmelik hediye etmişti...

Yağmur bizi Midyat-Estel'de yakalamıştı. Arazideydik, soğuktu, yağmur başlayınca aletleri hızla toparlamaya çalışıyorduk, birden bayılmışım, gerisini hatırlayamıyorum... Midyat-Estel arasındaki mesafe sanırım 1-1,5 km idi. Midyat'taki müstahdem, ikisi arasında mekik dokuyordu. Bayıldığım gün Estel'e gidiyormuş, Estel'den Midyat'a giden kalabalığı görünce, "Ne oluyor?" demiş, "'Devletin kadınları'ndan biri ölüyormuş, doktor başındaymış" denilince ok gibi fırlamış, baygın yattığım odaya kapaklanarak girmiş. "O, sabah çok erken kalktı, mangala kömür yakmıştım, ellerini ısıtıyordu, sanırım yanmamış kömürle zehirlendi" demiş. Hayatımı kurtarmıştı. Onu özellikle aramadım, ayrı dillerle konuşamıyorduk, sıkılıyordum, içimde kaldı...

O seyahatte çok yerde çalışmıştık...

Bir köprü, bir mezar, kurşunlanmış bir mühendis, bir şehit... Ne şehidi? "Şehit işte..." Biri de "Şehit gibi... Şehit sayılır..." demişti. Aklım karmakarışıktı! (26 yaşımdaydım).


Bugün 71 yaşımdayken geçmişi düşünüyorum... Çağlar boyunca insanlar boğazlandılar, giyotine gittiler, yakıldılar, asıldılar, bombalandılar...

"ALLAH" onlar için bir haksızlıktan bin hak çıkarır, 'Vicdan'la ve 'İdrâk'le hak olgusu için,'insan hakları' için... İnsanlığın yüksek erdemleriyle 'hidayete erenler' için... Ben şunu düşünüyorum, onlar da, "ALLAH'IN ŞEHİTLERİ" midir?... "İLÂHİ ADALET" dedikleri de bu mudur acaba...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder