16 Ekim 2010 Cumartesi

ALLAH'IN ŞEHİTLERİ - Kanıksanmış vaatler gibi heyecansız yazamam satırlara…….

I

CURCUNA


OTORİTE



...Erzincan'dan Bolu'ya... Bolu Belediye Binasının balkonundan halka sesleniyorum... (Ne iş?)

27 Mayıs 1960'da İstanbul'da okurken, "Memleketinize gidebilirsiniz" demişlerdi. Bolu'ya döndüm, belediyenin 'özel defteri'nde Atatürk'ün bir yazısı (methiyeler altında) "Atatürk bizden biridir" diye yazıyordu. O gece Atatürk ile ilgili bir söylev yazmıştım, görev bana verilmişti. Askerî Vali ile birlikte Bolu'nun yakın kazalarını da dolaşıyorduk, halkımızın çoğu sokaklarda, bize çiçek atarak arabamızı donatıyordu. Biri, "Camların hepsini açın, çocuk çiçek kokusundan hastalandı" demişti. Okula döndüm ve de bu sevinç uzun sürmedi, bu inkılâp mı? ihtilal mi? tartışmaları başladı, (20 yaşımdaydım), aklım karıştı...
1966'da Cizre'deyim. Ankara İller Bankası'nda Şehircilikte çalışıyordum. Güneydoğu Anadolu'da uzun bir seyahate hazırlanıyorduk. Bir belediye, İller Bankası'ndan 'altyapı kredisi' istediğinde, o şehrin imar plânının yapılması gerekiyordu. Bu nedenle de (yerinde) doküman topluyorduk. Haritacılar, jeolog, mimar hep birlikte çalışıyorduk. Yolculuktan önce biraz ürküyordum, şehircilikte biraz acemiydim. Şükran jeolog, "Arkanızdayım, ben çok gittim, size çok yardım ederim" demişti. İçim rahat, uçarak gidiyordum.

Silopi'ye gidecektik. Cizre'de Hâkimle (sanırım) Başkan, bizi götürmeye gelmişlerdi. "Siz ne yapıyorsunuz, yağmura bir rastlasanız günlerce burada kalacaktınız. Yol yok, çamurlu tarlalardan bile geçemezdiniz." demişlerdi.

Silopi bizi müzikle karşıladı, açık hapishanede mahkûmlar hora tepiyorlardı. Akşam yemeğinde de, mahkûmlardan biri hâkime yanaşarak 'izin' istiyordu. 20 gün sonra dönecekmiş,... o güne kadar hiçbiri kaçmamış...

Hâkimin 1 yaşında bir kızı vardı, gözü kusurluydu, "Devlet izin verecek, büyük bir şehre gidip baktıracağız" demişti.

Yemekte kuru soğan dolması yemiştik. Silopi Belediye Başkanının eşi bize sürmelik hediye etmişti...

Yağmur bizi Midyat-Estel'de yakalamıştı. Arazideydik, soğuktu, yağmur başlayınca aletleri hızla toparlamaya çalışıyorduk, birden bayılmışım, gerisini hatırlayamıyorum... Midyat-Estel arasındaki mesafe sanırım 1-1,5 km idi. Midyat'taki müstahdem, ikisi arasında mekik dokuyordu. Bayıldığım gün Estel'e gidiyormuş, Estel'den Midyat'a giden kalabalığı görünce, "Ne oluyor?" demiş, "'Devletin kadınları'ndan biri ölüyormuş, doktor başındaymış" denilince ok gibi fırlamış, baygın yattığım odaya kapaklanarak girmiş. "O, sabah çok erken kalktı, mangala kömür yakmıştım, ellerini ısıtıyordu, sanırım yanmamış kömürle zehirlendi" demiş. Hayatımı kurtarmıştı. Onu özellikle aramadım, ayrı dillerle konuşamıyorduk, sıkılıyordum, içimde kaldı...

O seyahatte çok yerde çalışmıştık...

Bir köprü, bir mezar, kurşunlanmış bir mühendis, bir şehit... Ne şehidi? "Şehit işte..." Biri de "Şehit gibi... Şehit sayılır..." demişti. Aklım karmakarışıktı! (26 yaşımdaydım).


Bugün 71 yaşımdayken geçmişi düşünüyorum... Çağlar boyunca insanlar boğazlandılar, giyotine gittiler, yakıldılar, asıldılar, bombalandılar...

"ALLAH" onlar için bir haksızlıktan bin hak çıkarır, 'Vicdan'la ve 'İdrâk'le hak olgusu için,'insan hakları' için... İnsanlığın yüksek erdemleriyle 'hidayete erenler' için... Ben şunu düşünüyorum, onlar da, "ALLAH'IN ŞEHİTLERİ" midir?... "İLÂHİ ADALET" dedikleri de bu mudur acaba...


9 Ekim 2010 Cumartesi

İSİMSİZ HİSLER - MAZİDEN

Maziden

... sınıfın 'as'larındandım, 'kim biliyor' dendiği zaman kolum havada, kalbim küt küt atarak beklerdim.

Bir gün, öğretmenimiz bütün 'as'ları 'es' geçip yakınlarımda oturan, hiç tanımadığım bir kız öğrenciye seslendi, (sınıfta sessizlik...), o ayağa kalkarak konuyu anlattı, hem de nasıl anlattı! Kitaptan daha fazla biliyordu, şaşırdım, (yakınımdakiler 'yeni paşanın kızı' diye fısıldadılar) saz benizli, ince mi ince, onu dinliyordum. Utandım, çok utandım. Genelde biz, parmak kaldırdığımız zaman adeta çırpınırdık.

Rekabet nedir? Hırs nedir? Tevazu nedir? Ben bunları Neş'e'den öğrendim. NEŞ'E ERDOK saygın bir ressam oldu.

Bir eleştiri...
"Büyük elleri ve büyük ayakları olan insan figürleri yapan bir ressam.(Mutlaka bir anlamı vardır. ama bana hiç estetik gelmiyor.NEŞ E HOCAMIN affına sığınarak bu görüşümü yazıyorum.Kendileri bu işin piri.Oprofösörlük ünvanı boşuna alınmamıştır.Vardır bir açıklamaları mutlaka.Bir çok resim yarışmalarında jüri üyeliği yaptığını da biliyorum. FUARLAR ETKİNLİKLERİ azımsanıcak gibi değil.Ama ona rağmen NEŞ E hocamın resimlerini izlerken hiç keyif almıyorum.(Sanki çocukluk döneminde şiddete maruz kalmış bir çocuğun obsesyonlrı gibi o koco koca çizilen çirkin eller.Bu tabiki benim yorumum)" (11.09.2007 15:14) / ULUFER
http://nedir.antoloji.com/nese-erdok

Neş'e Erdok'un kısmi söyleşisi...
"Bana benzer şeyler söyleyenler oldu. Bir koleksiyoner, en neşeli olduğunu düşündüğü resmi aldı. ‘Bu kadar iyi kaleminiz, fırçanız var, biraz neşeli resimler yapın da daha çok alalım’ dedi. Başka biri, sanat eserleri, insanlara mutluluk vermeli, umut vermeli diyordu. Ben aslında hiçbir zaman sanatçıların insanlara mutluluk vermek için yazdığını, resim yaptığını, film çektiğini ya da müzik bestelediğini zannetmiyorum. Çok mutlu olan bir kişi, oturup resim yapıp yazı yazmaz. Niye yapsın ki? Yaşar..."
(03/11/2008 Radikal söyleşisi)
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=906500

Onun sanatı... Yeis içinde kaldığım zamanlarda resimlerine bakıp 'can' buluyorum.
Derler ya, çivi çiviyi sökermiş!..
PERİHAN YALÇIN

(İMGECİ)

25 Eylül 2010 Cumartesi

İSİMSİZ HİSLER - ÇIĞLIK 2


Çığlık
İnsan Hakları

Hak

… Hak kavramıyla 6 yaşımda tanıştım. Çocukluğum ağaçların tepelerinde geçti, ama onlarca çeşit arasından sadece ceviz ağacına tırmanamıyordum. Ve bir de bir fantezim vardı; dediler ki “Etrafında dolaş, ara sıra da bekle, gövdesi senin resmini çeker…”, büyülenmiştim. Meyvesi de çok ilginçti, ‘beyin’e benziyordu ancak ben en çok, silkelenmesini severdim. Bitişik komşu bahçelerinin sınırlarına beyaz örtüler sererlerdi, silkelenen cevizler bizim bahçeye olduğu kadar komşu bahçelere de sıçrardı. Hepsi toplandığında da annem onları öbek öbek sıralar, sonra da dağıtırdı. 6 yaşımdaydım, anneme, bizim cevizlerimizi niye dağıtıyorsun demiştim, annem de bana, “Komşu hakkı, komşu hakkı”, demişti, komşu hakkı...


Onur (kibir değil) - İzzetinefis

... Gene 6 yaşımdayım, sonbaharda okulun açılmasını bekliyordum ama kafam karışıktı, en çok da bahçemizdeki tavuklarla yumurtaları düşünüyordum, ama bir yandan da 'uydurukçu'ydum. Tek satırlık bir senaryom vardı, hırkamı kollarıma değil, bacaklarıma giyerek (pantolonmuş gibi) ve evdeki kamçıyı da alarak ortalıkta tur atıyordum, 'atımı getirin, köye gideceğim' (!)?..
Niye anlatıyorum, 'aptalca'ydım...
... Okulun ilk gününde, bahçede yürüyüp merdivenleri geçince "saygı yaptım!", ayakkabılarımı okulun önünde çıkardım, sınıfa girdim, dersteydim, bisküvi yiyordum ki öğretmenim birden bana bağırıp koşarak ve beni sıradan çıkararak, ağzımdaki bisküviyi avuçlarıma boşalttırdı. Sonra da beni her öğrencinin önünde bekletip suratıma tükürmelerini istedi (Karadeniz Ereğlisi/Zonguldak). Titreyerek dolaşıyordum, çocuklardan bazıları öğretmenime bakarak, iki kere tükürüyordu ama bir çocuk bana bakarak ağlıyordu, gözyaşları seli içinde... Gerisini hatırlayamıyorum. Olayı benden 3 yaş büyük olan ablam duymuş ve evde anlatmış... Gece misafirler geldi, 'evlatlık ablamız', bana "öğretmeninle başöğretmen geldi" demişti...
... Ben hâlâ 6 yaşındaki bir çocuğum ve de kendimi hâlâ kirlenmiş hissediyorum...


Eski İnsanlar

... Büyümüştüm, üniversitede, özel sektörde, büyük bir firmada çalışarak okuyordum. Yeni (gibi) girmiştim, öğlen yemeğini yemekhanede yiyordum, tepsi kuyruğunda masa arıyordum, kapı önüne rastladı, oturdum. Kimseyi tanımıyordum, biraz sıkılıyordum, önüme ve yemeğime bakıyordum. Birden bir şey ayaklarıma dolandı ve çığlığı bastım, bir kedi... Herkes bana bakıyordu ama yürüyüp kaçamıyordum. O gece sabahı zor ettim, düşünüyordum, kovarlar mı? diye çok korkuyordum; 'BİR TEREDDÜDÜN' (!) tedirginliğini yaşıyordum. Kovulmadım.
Yemeği, patronumuz da yemekhanede yermiş, "Kim bu kız?" diye sormuş, "Vardiyalı çalışan bir öğrenci" demişler. "Bundan böyle onun yemeğini odasına götürün" demiş ve de böyle oldu... (İstanbul/Sütlüce)

Anılarınızı yazın, belki de birileri okur ve belki de içlenir ve belki de barışmayı başarabilir, belki de...

8 Temmuz 2010 Perşembe

DUANIN SIRRI

I

--------------------risk---------------------------
I
Ben, "İnsanlar anlaşıldı. Cihânın da sırrı yok," diye yazacaktım, yazamadım; "Duanın Sırrı" aklımı çeldi. Dünya çapındaki bir matematikçi olan Prof. Martin Gardner'ın (21 Ekim 1914 - 22 Mayıs 2010) geçtiğimiz aylarda öldüğünü öğrendim.

Belirsizlik teorisi, nükleer fiziğin temel yasalarından biriymiş ve anlaşıldığına göre Atom çekirdeğinde beliren fiziksel olayların zamanlaması bilinemezmiş. Bu teoriye göre, maddenin temel ünitesindeki, özündeki olayların ardı sıra dengelenmesi, kavranamayan bir irade kudretiyle sağlanırmış. Bu nedenle de Martin Gardner, 'kalpten dualarınız'ın, ilâhî kudret indinde kabul görmesi halinde, kadere yansıyacağını vurgulamış.

İnsanlar asırlardır çevremizdeki doğal olayları veya canlı mahlukattan yansıyan bazı etkileri güç kabul ederek, bunları kaderlerini etkileyen kuvvetler olarak görmüşlerdir. Peygamberlerin uzun uğraşlarından sonra ALLAH'tan başka hiçbir gücün devamlılığının olmadığına inanılmış ve ALLAH'tan başka bir güce bağlanan ümitlerin de boş olduğu anlaşılmıştır.

Aşağıda yazdığım görüşler ise, Alev Alatlı'nın ürünlerinden ("Hayır! Diyebilmeli İnsan") alınmış, içime işleyen satırlardır:
"20. yüzyılın... egemen ideolojileri... / Birkaç yıl içinde Rusya'yı ve insanlığı ezecek olan kolektivist despotluğun kısırlığını ve zulmünü... / 20. yüzyılın 'büyük savaşlar, iç çekişmeler ve ihtilâller yüzyılı' olacağını... / ...Örneğin, 'egoist bireycilik' yasalarımıza ve davranışlarımıza gün geçtikçe daha belirgin bir şekilde yerleşmektedir... / ...güçsüzlerin güçlülerin insafına terk edilmesiyle sonuçlanmaktadır. Gerici damgası yemek korkusu, Tanrı'nın planının bütünlüğünü, kutsal doğruların yaşamın her alanında tebliğ edilmesi gereğini unutturmakta,... / ...Benmerkezci ve basiretsiz bir cinsel devrimin peşinde sürüklenen 20. yüzyıl, tarihte misli görülmemiş bir biçimde aleni kabalık ve utanmazlıkla sonuçlanan müsaadekârlığa ulaşmıştır. Dahası, 20.yüzyıl, tarihteki en baskıcı, en kanlı, insan hayatına karşı en saygısız, en merhametsiz yüzyıldır... /
... Dinî duygulara gelince, 20. yüzyıl Doğu'da devlet ateizminin insanlığın büyük bir bölümüne dayatıldığı, dünyevîleşmiş Batı'da hızla yayılan haz düşkünü ve serbestiyetçi ateizmin 'Tanrı'nın
ölümü' şeklindeki ucube fikre kapıldığı bir yüzyıldır..."

Yeni bir asra girdik, ancak, 20. yüzyıl depremlerinin artçı şokları (!) nedeniyle tedirginim, sanırım eskisi gibi olacak. Doğanın da insanlığın da tahribi önlenemeyecek, ilimsel, bilimsel, beyinsel... bu arada hiç anılmayan 'yürek'sellik yok!
Kalp de beyin gibi insan unsurlarının en önemlilerinden biri değil midir?..

20 Haziran 2010 Pazar

Kanıksanmış vaatler gibi heyecansız yazamam satırlara…….

I



------------kum saati-zaman-----------

Âyet-el Kürsî
(Allah'ın açılımı)

Yok olmakla var olmanın BİR liğidir Allah,
Ezelden ve ebedden daim olandır Allah,
Denkliğin kudretiyle kâim olandır Allah,
Yalvarıp da yakarmanın hidayetidir Allah,
İnanın dua ile saklanmasıdır Allah,
Gözetmekle korumanın hukukudur Allah,
Zamanın ve mekânın gizlenişidir Allah,
Kürsî'nin katlarında kader tutandır Allah,
Evrenin âhengine hâkim olandır Allah.

Yorum: İmgeci - Perihan Yalçın


Zamanın ve mekânın gizlenişidir Allah,
Kürsî'nin katlarında kader tutandır Allah.


Dünya ile ufka bir bakın...
İnsanlığın ortak toplam şuuruna bir bakın...

Kâim: Birinin yerini tutan, birinin yerine geçen
(Allah'ın yerini tutan gene Allah'tır).
Hidayet: Hak yoluna, doğru yola kılavuzlama.
Kürsî: Levh-i mahfûz'un bulunduğu yer.
Levh-i mahfûz: Allah tarafından takdir edilen şeylerin yazılı bulunduğu manevi levha.
İnan: İnanmak eylemi.
Hâkim: Her şeye hükmeden, Tanrı.


14 Mart 2010 Pazar

"DEMEK İSTEMEK" ile "NE DEMEK İSTEMEK"




İDRAK

(Akıl erdirmek, kavrayabilmek)

Cehalet;

"Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okuma bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek âlimler çıkabilir."
Mustafa Kemal Atatürk


“Yeni Türkiye, din ve ırk kavramları üstüne değil, yurt ve dil kavramları üstüne kurulmuştur.” S. Eyüboğlu


YÖNTEMLER / ALIŞTIRMA (EGZERSİZ 2)

‘Demek İstemek’ ile ‘Ne Demek İstemek’, “Olmak ya da olmamak...” tan daha zor bence!
‘Matematik Güzellik’in (Beauty-of- Mathematics) demek istediğini değil ‘ne demek istediğini’ 48 günde idrak edebilmiştim!
Doğru dürüst bir İngilizcem olmadığı için (Türkçem var mı ki!)
dertlenmiştim. Hele şu ATTITUDE beni mahvetmişti...
Okumak, dinlemek, gözlemlemek (hele gözlemlemek), düşünmek, mantık/muhakeme etmek (hissedebilmek!) ve de değerlendirerek idrak edebilmek; bu, (benim için) en büyük tatmin olabilir mi?

1 Ocak 2010 Cuma tarihli yazımda gözümü karartarak 200’ü aşkın cümle yazmıştım: ‘de’ler ‘da’lar, ‘mi’ler ‘’ler’, ‘’lar, ‘mu’lar, ‘ki’leri yazmaktan elimi alamıyordum. Bu yazımın sonunda da 350’ye yakın cümle var!
Onlarca kitap okusanız, bu kadar çok ‘de’ye, ‘ki’ye rastlayamazsınız, ki onlar, cümlelerin anlamlarını (kesinkes) saptayabilmek için, adeta, tılsımlı bir iki harften ibarettir ve de mantık/muhakeme silsilesi içindedir. Bunların yerlerini doğru olarak saptayamazsanız fena!.. Çünkü, mantık/muhakeme İdrak’in en önemli unsurudur.

Şimdi de, (cümlelerden önce) değişik bir değerlendirme, bir fantezi açtım! Bir çeviri/Bir yorum.

Beauty-of-Mathematics,
Matematik güzelliğinin ilginç bir uyarlanması;
Aşağıda aritmetiğin göz alıcı ve simetrik işlemleriyle, geometrinin estetiğini içeren işlemlerden örnekler var.




Resimleri üzerlerine tıklayarak büyütebilirsiniz.



Şimdi de buna, tam manasıyla matematiksel bir bakış açısıyla bakar mısınız?.
- %100’e eşit olmak nedir?
- %100’ün anlamlandırılması nedir?
- %100’e nasıl ulaşılabilir?
- Hayatta %100’e eşit olmak nedir?

Basit bir matematiksel formül, bunlara (belki de) yardımcı olabilir. İngiliz alfabesinde sıralanmış harflerin değerleri, simgelenmiş rakamlarla belirlenmiştir.

A..............................................................................................Z
1..............................................................................................26

O zaman,
H - A - R - D - W - O - R - K -------------------------------- (ÇOK ÇALIŞMA)
8 - 1 - 18 - 4 - 23 - 15 -18 - 11
8 + 1 + 18 + 4 + 23 + 15 + 18 + 11 = %98

ve
K - N - O - W - L - E - D - G - E ---------------------------- (BİLGİ)
11 - 14 - 15 - 23 - 12 - 5 - 4 - 7 - 5
11 + 14 + 15 + 23 + 12 + 5 + 4 + 7 + 5 = %96

ama
A - T - T - I - T - U - D - E --------------------------------- (.........)
1 - 20 - 20 - 9 - 20 - 21 - 4 - 5
1 + 20 + 20 + 9 + 20 + 21 + 4 + 5 = %100
dür.

Yukarıdaki verilerin kesinliği, matematiksel doğruların nedeniyle sonuçlandırılabilir ki;
ÇOK ÇALIŞMA VE BİLGİ sizi ancak hedefe yaklaştırır ama
(ATTITUDE) ÇALIM SATMAK sizi tam hedefe, %100’e götürür.
“Attitude”: ÇALIM SATMAK’tır (!)
Örneğin: “Kahramanlık taslayan” bir futbolcu, çalım satarak oynayıp golü bile kaçırabilir!

“Attitude” tehlikeli bir slogandır, “kibir” kokar, bu asırda bütün insanlığı tehdit edebilir diye düşünüyorum.
İMGECİ


Bekledim çay bahçesinde gelmedin.
Biraz daha kalsan da bir çay içsek.
Hemen basıp gitsen de yetişemezsin.
Ağlarım da kimseye belli etmem.
Söylenmese de olurdu.
Alâkadar ol ya da olma git.
Ne baharın tadı var ne de yazın.
Uzak ya da yakın oluruz bazen.
Ayrılıklar büyür kollarımda.
Dar vakitlerde iş olmaz.
Bu odada birileri var.
Bu odada da birileri var.
Kederle dolsa da yıkılmam.
Sevince boğsa da değişmem.
Ne de güzel olmuş yan yana.
Ben ağacım bilgim de ona göre.
Rüzgârlı havalarda konuşabilirim.
Bütün yük benim üstümde.
Hemen de konuşuyor.
Ağaçlardan kavağı severdi, yıldızları da severdi.
Binsem bir vapura da açılsam.
Hem de zurna dinlerim, çalan olursa.
Arşınlamak da işime gelir yağmur altında caddeleri.
Acap o da beni düşünür ?
Sahilde bekliyorum hep aynı gemiyi.
Sahil de kalabalıktı.
Bir kuşum, belki de hiçten kanatlı...
Gerçek diye ne varsa dilimizde
Gördüm ki bu kubbede baki kalan
Bir meşaledir tüter elimizde.
Sabahçı bir horozla bir oldu da
Gazhaneden önce, uzun uzun öttü İstanbul’da
Hepsi de alın teri, hepsi de el emeği.
Bir tren kalktı Haydarpaşa’dan;
Ne el ne de mendil sallayan.
Anası kahrına dayanamadı,
buğday da kavruluverdi mi sana!
Ama bak, neler de bilirdi Ali.
Biri de vatan haini diye bağırdı.
Kim mutlu olmuş ki ben olayım.
Belli ki başını eğdi yavaş yavaş.
Öyle dalmışım ki sormayın.
Diyorum ki işin acele, eve dön.
Bir dost ki benden habersiz yaşar...
Onlar ki daima gurbetteler.
Ve sen ki sahibisin hülyamın daima,
Hatıralar ki kuşlardır hafızanda.
Duyulmadık şiirler ağır ve güzel, ki misli bulunmasın Acem’de bile.
Gördüm ki varlık hayal, yokluk yalan
Gerçek diye ne varsa dilimizde.
Baktım ki kaderlere hükmeden Sultan...
Diyor ki bir şebnem değmesin toprağa...
Oktay der ki mor kalemim bir tane...
Öfkenin kıymetini bil, bil ki bu kadar işte.
Sen balık değilsin ki Ahmet.
Dökülür dersin, bekle ki döküle.
Dökül bre bulutum dökül, dökül ki tane boy versin yeşil, yeşil.
Recep bakar ki olacak gibi değil, martini kapınca, hesabı budur deyip tetiği çeker.
Derler ki Aksaray Ovası’na kırk gün kırk gece yağmur yağmış.
Dedim ki tarlalar geçen yıl gibi
Yaşamak mademki bunca güzel,
Dövüşülür uğrunda ölünür.
Anladım ki hürriyet aşkı barış aşkı yaşama sevincinden ayrı değil.
Anladım ki nafile.
Karga bakar ki ta kendisi,
Şu kırk yıllık peynir hikâyesindeki ağızların
Başka türlüsü.
Bekle ki soğanlar, salatalar yağsın,
Nisan yağmuru yeşersin.
Bilemez ki, hiç haber yok.
Öylesine çoktunuz ki bunaldım yalnızlıktan.
Öylesine çoktunuz ki ağladım deliye döndüm.
Geyik değil ki yazsın kalem
Yırtsın maviliği
Yelkende çarpan yürekten
Başlar parmakların ucundaki damar
Dolandı öz suyu
Kabardı yele
Yıkıldı aklın kabuk üstü duvarları
Ne var ki el mavisinde....
Şaşır ki sevdamıza göz değmesin.
Derler ki, Sisam’dan bile üstün tutarmış...
Bir soy ki bu Sur sitesini devirecek.
Her kim ki ortadan ayrılmaz, korkmasın.
Ne var ki; elverişli havada bile...
Bırak, dünya dertlerini bir yana, değer mi ki?
Bir urba ki eskimez,
Bir düş ki gerçekten daha doğru.
Suçumuz ne ki! diye sorduk. Ne ki suçumuz, deyin de bilelim.
Seyrek dişleriyle gülümsüyordu bizimki.
İp öylesine üzülmüş ki kopabilir.
Bir sıcaklık ki soğumuş!
Bir buğday tarlası ki biçilmiş, bir dam ki göçük, bir ağaç ki yalnız düşünceyle bulunur, yaşanır düşünceyle.
Tuzla başla ki dursun acım!
Yürü ki açılsın, ne varsa, bana doğru.
Dünya durmuyor ki!
Bir güneş ki yavaş yavaş, tarımsal.
Un yok ki yoğursun ince bilekli kızlar.
Bundan iyi olamaz ki!
Kurnaz, öylesine güzel ki akıl durur.
Geçmesen önümdeki sokaktan,
İnan ki bitmişti.
Havaya benzer insanoğlu, bilinmez ki?
Sabah uyandım ki duruyor.
“Bu boyundaki bükülüş
Hangi duygunun ürünü
Sevinç mi tasa
Yoksa bilinmez bir rüzgâr
Büken dalında gülü”.
Telefon kulübesine girdim çıktım ki dünya varmış!
Çocuk bu çocuk bu dışarıdaki,
çocuk binkez, bin yaşında olsa da
Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem.
O gün beni düşündün ?
Beni anlamak istemez miydin?
Hiç mi aslı yok bunun bu asılsız yüzlerin.
Gün soldu sen mi soldun.
Peki ama hepsi de mi yaramaz.
Sade biz mi sığır ve domuz yeriz.
Halimden belli değil mi, zihnim hep seninle meşgul!
İçimden geldi mi dinlemem.
Beni deli mi edeceksin İstanbul
Beşiktaş olur Ortaköy olur.
Üşüdün narin ağaç
Yoksa hırsızlardan korkuyorsun,
Ömrüm böyle görmeden bilmeden mi geçecek,
Beni mi boğmak istiyor dalga,
Bu kadar yakın yerim,
Onlar ki daima gurbetteler.
Göklerin aydın bahçesinde mi.
Yolculuk çatınca gitmemek elde mi
Var mıdır bu hasreti durduran halat
Aman aman yok mu bunun çaresi.
El sallayan istersin.
Mendil sallayan istersin,
Tepinen zıplayan istersin
Saçını başını yolan istersin
Şapkasını havalara fırlatan istersin
Takla atan
Ellerinin üstünde yürüyen mi istersin.
Babayiğit mi babayiğit.
Döküldü sana, arabanın içindeki,
Nane mi kaynatsak kahve mi pişirsek.
Satar mıyım onları onlar da çocuklarım.
Sırası geldi mi sakınma.
Kulakların hür değil mi?
Durur mu seninki?
Rüzgâr , ova , deniz mi bir şeyler esiyor, morumsu dağlar yüzüyor gökyüzünde.
Ne belli mi? Bana bakın anlarsınız.
Buna yürek mi, söyleyin, can dayanır.
İyisi mi yatıştırın suları hemen.
Hediyelerine geldi sıra, alıcı mısın?
Baklayı buğdayı gönderdin, söyle?
Ya da kışlık urbalar yolladın?
Gümüş yadigârlar verdin yoksa?
Gül satıyorsun güzel, kendini mi?
Yoksa güllerle birlikte kendimi mi?
Ardından az ağladı, dövündü anam!
Sen de mi bir avuç toprak oldun sonunda!
Beğendin mi şu yaptığın işi.
Kolay , gece gündüz kuşkuda zavallı.
Bu uçuş, güvercindeki, özgürlük sevinci mi ne?
O “Gel!” dedi mi bırakıp gideceksin, gitmemek olmaz.
Ellerin mi avuçlarımdan bu kayan?
Siz mi yazdınız bütün kitapları?
Sizden mi yeşil bu ağaç?
Sizden mi yuvarlak bu çakıl?
Sen misin? Güneş mi yoksa?
Yoksa o mu, şu mavi mi engindeki!
Yoksa bana öyle geldi.
Biz öğütmedik mi mısırı? Hamuru biz yoğurmadık?
Biz miyiz, yoksa başka biri mi?
Az yaşadık, az kocadık, az!
Sen de mi görürsün onları?
Şu taşların ardında mı ürkek!
Şu sazların içinde mi, kıpırtılı! Yoksa düşüncenin iç dünyamıza denk akışında gizli!
Doyarlar dersiniz çoluk çocuk!
Onları görmüyor musun?
Yakamı bırak da gideyim.
Yuno’nun derdi de bu.
Ya toparlar dizginleri ya da bırakır.
Ne de Abbas’ın teknesi dayanır buna.
Sende kalsın bende de var.
Lâmbamızı bozan da, özgürlüğe kundak sokan da onlar.
Acılı ya da gülünç.
Oysa, sivri de sivrilik de baştan başa onların.
Dönüyorlardı açılırken eksenlerinde; güneşleri var hepsinin çevresinde döndükleri ve kendi güneşlerinde dönen mevsimleri.
Neyse çıksın da ortaya görelim, ne demekse yaşam!
Ayakucumda bulut, balık başucumda
N’oldu onlara! Nasıl da böyle bittiler.
Nasıl da etkin adları vardı.
Anılar da öyle ışır.
Havuz bahçeye sığdı da çiçeklere yer yok.
Yol gene tıkandı, iskeleden binmeli de Çengelköy’e gitmeliyiz.
Tam da ay doğarken kardeşim doğdu.
Öteberi gerekmez, gel de nasıl gelirsen gel.
Elini biraz da utanarak verdi.
Oysa günüm de aynı, gecem de, gün doğumu bir el değiştirmedir.
Bir iz bırakacak ardında, köpük ya da duman, bir insan denizinde anıdan.
Hiç de değil.
Halk gereği gibi beslenmiyor mu?
Ne var ki kardeşi de görünüşte onu sevmiyordu
Dövüştün ?.
Yirmi yıldan sonra!
Sen yemiyor musun?
Bu akşam erken dönecek misin?
Para bırakmayacak mısın?
Hoppala lâf bu da?
Kız sen yoksa hasta mısın?
Alışverişe mi gidelim seninle, yoksa yukarı çıkalım Pertev’le mi oynarsın?
Kahveyi hemen pişireyim mi?
Bildiğin bir terzi var?
Senin gönderdiğini söylesem olur mu?
Bir geçmişleri yok, gelecekleri de!
Bilmem bir faydası dokunur mu?
Bu yıl bir yere gidecek misiniz?
Mesaret Oteli’ne mi?
Bu otelin sahibi siz misiniz?
Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi.
Sonra avuç açıldı, insanın elinden su gibi fışkırır.
Kalkalım? dedi.
Biraz dikkatli bakan gözler, onun içindeki aceleyi keşfedemezler miydi?
Zaten böyle bir mektup beklemiyor muydu?
İçerisi öyle karanlıktır ki.
Biliyor musunuz? İster misiniz?
İkiniz de çocuksunuz.
Nasıl, güzel değil mi?
Jandarmalar dağ yolunda bulmuşlar da, dedi.
Hepsi bir değil mi?
Karanlık gecede hepsi, bir değil miyiz?
Diyordu da hatırına başka bir isim gelmiyordu.
Bir gecede perdeyi de, dekoru da hazırlarız.
Herkesin eski de olsa, bir iki birşeysi vardır.
Makyaj için de mi üzüleceğiz yahu?
Hem sonra, mektep mi açacağız?
Yoksa oyun mu oynayacağız?
Bilirim ki dedi, hepiniz, herşeyi yapabilecek insanlarsınız.
O da mı mesele, yahu?
On para isteyecek kimsem de yok.
O hale geldin mi, Saffet Bey?
Aldıklarımın yarısını da her zaman ödedim.
Gidip istemedin mi parayı?
Ama, hani yapmadığımız şeyler de değil!
Bu işi yapacak mıyız, yapmayacak mıyız?
Ne bakıyorsun, efendi, dedi, hamal lâzım?
A, herif deli midir nedir, gülüyor.
Ben uyuyor muydum?
Karışanım, görüşenim yok, demesi de lâftı.
İnsana öyle gelirdi ki, bu adam garsonluk için doğmuştur.
Kendisi de bunun farkındadır. Halbuki hiç de öyle doğmamıştır. Pekâlâ bir doktor da olabilirdi.
Hayır, bu karışan, görüşen meselesi de değildi.
Acaba, dedim, bir esrarkeş midir?
İnsanlar benden korkarlar mıydı?
Şu balık ağını görüyor musun?
Hücreler harekette miydi?
Yaşı var mıydı?
Ve o zamandan beri hiç değişmemiş miydi?
Acaba Macarca bir şarkı okumak isterken mi susmuştu.
Bir gün o kadını görmeye gider miyiz?
Bunu ben mi temin ederim, Saffet Ferit mi? Halit mi?
Monuk Salih mi? Yoksa Suat’la Recai mi?
“Bir turneye çıkalım, yahu!” dedi miydi, birisi; bizde uyku, rahat arama.
Borç olarak da kabul etmez misiniz, Saffet Bey.
Sahiden tüccar Hasan Tahsin’den alacağın var?
Halit, ben hiç yalan söyledim mi?
O halde kız da gelir!
Sahi mi? Gelsin mi, Saffet?
Haklı mıyım, söyle?
Bizim gibi mi?
Herkes Naşit olabilir mi?
Olamıyoruz diye de tiyatrodan vaz geçeceğiz?
Para kazanmaz mıydı?
Refik, demiş, bir on liralık bozabilir misin?
Buna da mı şükür?.. derdi.
Sen bu sene gelmiş miydin?
Sen miras yedin, Halit?
O da nereden çıktı?
Sen aklını peynir ekmekle mi yedin?
Umut söner mi?
Demirden yapılmış değil mi?
Bizim beyin borcu mu var? dedi.
Hem senin aklın kesiyor mu, efendi?
Harpten evvel bırakılan para şimdi mi istenir?
Ben harpten evvel de tüccardım.
Birader, sorup soruşturmadın?
İyisi mi, buldu mu yemeliydi?
Baktı ki olmayacak, o da ciddileşti.
Hiç ona böyle şey yapılır ?
Hem ben öyle delikanlı mıyım?
Yok, geleyim ben de seninle.
Bu sene de havalar bir adamakıllı düzelmedi ki.
Şu kadın haklı mıydı, haksız ?
Salih, benim bavulu yerleştirdin mi?
Buldun mu?
Tecrübe tahtası olacağız?
Kadın değil miydi?
Eğlenirim de, gezerim de; hakkım değil mi?
Yarın bilmem ki olur mu?
Ben sana dememiş miydim?
Emin’i sıygaya çekmeyecek miyiz?
....’ye ilk kazmayı vurur musun, vurmaz mısın?
Ya sen? Bak, ayakkabın da var.
Anan bir önlük yaptırmadı , yahut yapamadı?
Kitap parası da lâzımmış. Biz de vazgeçtik.
Yoksa bu bir görenek, fena bir âdet miydi?
Yoksa bütün filmlerde yılbaşı gecesi aşağı yukarı bu muydu?
Bir bilet de bana verir misiniz?
Ocağın yanmaz? Çorban tütmez?
Zaten işi de bir ıslık değil mi?
Ablan yoksa bu sene bir daha doğuruyor?
Ali efendi yukarıya ?
Doğrusunu söyleyeyim mi sana?
Sana yalan söyleyeceğim?
Kışın da mı çalışacağız?
Helbette, dedi insan yılan mı ki?.. Yoksa ayı? Kışın uyu.
Küçük çocuklar da tütüne alışırken fiyakası için başlarlar
Sen çocuk mu oluyorsun?
İstanbul’a inecek misin?
Ona razı mısın?
Verdiniz küçük hanım, verdiniz ya, unuttunuz mu?
Hep kötüler mi var?
İçlerinde iki de yabancı vardı.
Ama sanmam ki o da bunları yaptığı için üzülsün.
Gitmeyecek gibi de değil hani.
Bir gazetecinin yapacağı şeyler yok mudur?
Kaytarmak elinde olsa, kaytarır mısın?
Yoksa koku sürdüğümden de mi şüphe ediyorsun?
Bize uğradın? Öyleyse uğrar mısın?
Hiç öyle bir şey mi olurdu?
İyi ki aklıma getirdiniz.
Belki çekmeceye de koşmuştu.
Bugün arabayı tamire verdim de...
Sizinki de taksi mi?
Doğru muydu bu?
Yahu bu kız bunları gizli mi yapıyor?
Bütün bunları ben düşünmüyor muyum sanıyorsun?
Babanla gevezelik mi ettiniz, Nevin?
Hem tehlikesi de yoktu.


(Cümleleri kopyalayarak öğrencilere dağıtıyorum!)

1 Ocak 2010 Cuma

EĞİTİM SEFERBERLİĞİ

Para toplanması söz konusu değildir.


T.C. Devleti Milleti - Göbekbağı


A pious unlettered man is like one who travels on foot, whilst a negligent scholar is like a sleeping rider.
The Prophet Muhammad - The Book Foundation
Daily Inspirational Education Quotation
******
“Ordularla kazanılan bir zafer ancak yol açıcıdır, yalnız bir araçtır. Gerçek ise öğretmenlerin oluşmasına aracı olacakları uygarlık yolundaki başarılarıdır.” Atatürk




İDRAK
(Akıl erdirmek, kavrayabilmek)


Cehalet;

"Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okuma bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek âlimler çıkabilir."
Mustafa Kemal Atatürk


“Yeni Türkiye, din ve ırk kavramları üstüne değil, yurt ve dil kavramları üstüne kurulmuştur.” S. Eyüboğlu




YÖNTEMLER / ALIŞTIRMA (EGZERSİZ)
Öteki gözümü de açtım.
Mintanı ıslanınca o da homurdanıyordu.
Kalafat’ın bedeni çürümüş olacak ki, çekip çekip koparıyor, atıyordu.
Bununla tutacaktın karagözü?
Nesi var ki?
Biz de daha yokluyorduk.
Deli mi oldundu?
Kanıyor mu hâlâ ?
Siz sandalı kendiniz indirirsiniz değil mi usta?
Bir zaman deniz de sustu.
Semiz mi?
Kırmızı gözünün kenarları?
Kıpkırmızı usta, tüyleri de boz, güzel hayvan!
Erkek tavşanın gözünün kenarı kıpkırmızı olur, Kalafat?
Tamam senin oltan?
Balık bunlar?
Öyle ise sen de ibret al reis.
At bakalım demiri de biz de zilliği kıralım.
Dur orada.
Denizdeki sandalda gramofon, balıkçı kahvesinde hoparlör, genç kız ve oğlan ağızlarında ıslık...
Sahada basketbol maçı vardı.
Bir yaz gecesi, ılık ılık, yıldızlı yıldızlı, durgun mu durgundu.
Bu kadar karanlık bir gecede yalnızdım.
Altında oturduğum ağaç kurumuştu.
Geçen akşam ben de dinledim, dedi.
Gençliğimde bir kadın tanıdım.
Nasıl da yaslanmıştım babama.
Ama bugünkü hakkı da isterim.
O da bir buçuk lira alsın, ben de. Bu hak ?
Kara bıyıklı adam da bir dakika etrafına bakındı.
Erkeklik bende kalsın. Ben çağırayım da isterse gelmesin.
Ötekiler kenarda duran liraya bakmıyorlardı bile.
O para yarar insana?
Dans etmekten farkı ne ki?
Sende gösterecek bir şey kalmadı ki?
Ulan kayık da sizin olsun, balık da.
Geçenlerde bir öğretmenle tanıştım.
Halkın arasında gökten inmiş bir acayip mahluk gibi gezinir durur.
Bu da çok mühim bir şeydir.
Uzattık değil mi?
Fukara görmez mi tüyleri diken diken olurdu.
Ama o günlerde bir bayram münasebetiyle bütün güzel rozetlerini takmış karşımda görünce “Dur bakalım, ne söyleyecek de ondan sonra.....” diye bekledim.
Nahiyede birdenbire tuhaf bir değişiklik oldu.
Kırlangıç yuvası deniz kenarında, küçük bir kahvenin içindeydi.
Bir defa yerinden kopmuştu da düşmüştü.
Kırlangıç yuvasına kadın sığar ? demeyin.
Olur mu öyle şey?
Bugünlerde ne kadar yazı okudumsa, hepsinde bir özenti havası vardı.
Biz de öteki zanaat ehli gibi birbirimizi görerekten aşka geliriz.
Kırlangıca bakıyorsun?
Bir çay daha yapayım size?
Biletçi Celal de, Hasan Efendi de gözükmedi.
İki senedir bu kahvede çayın eski tadı yok.
Köyde insan olarak bir kusursuz ben vardım.
Senede dört kelime konuşmadığım adama nezaketen gülmeye bile mecbur değilim.
Bu rahatlığı yalnız kendimde duyduğumu sanır, az buçuk üzülürdüm.
Ara ki bulasın.
İşte ben de öyleyim diyeceğim ama, doğrusu benim bu kadar tecrübem yok.
Küçük bir çocuk, kafasında bir çilek sepeti ile dolaşırdı.
Üzüm çekirdeği kokar ?
Kız kardeşin de senin kadar güzel mi?
Elleri temiz temiz mi kokar?
Kayıklarınızın başına deniz kızı , deniz canavarı çizersiniz?
Kafanızın içinde açmış çiçekleri mi işlersiniz?
Yüz drahmilik altın gördün sen? Göstereyim mi?
Deden kaç yaşında öldü?
Bütün canlılar gibi sen de mi bilmiyorsun ölümü?
Bağlarınız bakımsız ?
Sonra yine gelirsin değil mi?
Benim masam duvar dibinde, ustanın göremeyeceği bir yerde olduğu için rahatça otururdu.
Bugün iş nasıldı, diye de sormadım.
Kızma da bana cevap ver.
Altı ile sekiz arası yanımda oturdu.
Dükkânda yoktu, öteki çocuğa sordum.
Ustan paranı verdi mi?
Bir daha da gelmedi.
Derken kış da geldi çattı.
Baktı ki yok hiç yiyecek, ne bir sinek ne bir böcek.
Ya, öyle mi? Demek ki siz parasız kaldınız.
Tilki kapıp onu dedi ki: “Efendiciğim, ....
Dönmesi de gerekliydi, dedi Selim.
Sonunda biz de Murat Bey’in hışmına uğradık!
Kum gibi de para.
Üsküdar’da sokak içinde bir dükkân.
Ahmet’in merhametsiz olduğunu mu, yoksa çekilmez olduğunu mu?
Ben mi! diyor Nüvit, gülüyor.
İstiyor ki herkes ağzının içine baksın.
Ağzından da cevahir dökülmüyor hani.
Dinlemedin mi kızıyor, ağlamaya vardırıyor işi.
O gece de gene ağladı. Şu kız kaçırma olayı, değil mi?
Bizimki geceden korkan çocuğun türkü çağırması gibi bir avuntu, diyor.
Köşedeki kahvede tek tük bir iki kişi vardı.
Şu geçen vapura dışarıdan bakmak, içinde olmaktan daha iyi bence.
Geceleri de güzel, gündüzleri de.
Yoksa kıskandın ?
Liseyi taşrada okumuştu.
Görgüsü, bilgisi de ne!
Çok da kitap okuyordu.
Hadi gidelim de çalışalım artık.
Kucağında kurdeleli belki de küpeli küçük bir kız çocuğu vardı.
Anahtarın yanında ?
Okan yürüyerek gelmiş olacak ki kızarmış, terlemişti.
Hanımınız burada ?
Öyle dilli ki kimseye laf bırakmıyordu.
Çayı da kahveyi de sıcak isterim.
Fatma tam yerinden doğruluyordu ki kapı çalındı.
Değil bu da değil!.
Ahmet’e ilk zamanlar öyle çıkışlar yapmıştı ki bu kadar olur.
Gazetede yayın müdürüyle kötü kişi olmuştu.
Hepsi de dinç delikanlılardı.
O kadar canavar hikâyeleri ile dolu idi ki, gece uyuyamadım.
Bir on dakika geçmemişti ki, yatağının başucuna gelmişlerdi.
Bana benzer birtakım adamlar geçti mi?
Yarım limonun hepsini sıkayım ?
Bana da öyle gelir ki bu lokantada memnu meyvelerle yemekler satılır.
Bir köyde civciv olmaz olur mu?
Yoksa şişmanlıktan her zaman kopar?
Fasulyenin fiyatı arttı ?
Yukarıda ceviz de mi var?
O yıl içinde hatırlıyorum ki, o civarda çok inşaat vardı.
Bulgur mu olur, pirinç mi olur, yoksa nohut mu, alıp saklayacağım.
Bu oğlan da böyle akşamları bekler nedir?
Sabah erken geldiğimi söyler misiniz?
Aldığı, verdiğimi şaşırdım.
Onunki de can.
Ne var ki hem nankör hem de tembel.
Tutalım ki dileniyorsunuz, dileniyor diye kiracı evden çıkarılır ?
Değil mi ama!
Bunu sana Kezban söyledi?
Size niçin geldiğimi ben de iyice bilmiyorum.
Ayşe tam pilavı demlemişti ki çocukların geldiğini duydu.
Anne benim de karnım acıktı.
Evin dağılmasını istiyorsun?
İçindeki birikimin, tortunun farkındaydı.
Farkında olmadığı başka birikimler de vardı.
Bunlar günün birinde parasız kalırlar.
Onları başka kılıklar içinde görünce, tanıyamadım.
Bir ucuzcudan alınmış, belki de elden düşürülmüş kişiliğine hiç de uymayan bir delikanlıya benziyordu.
Oturma odasındaki halıyla kilimleri arka bahçede çamaşır telinin üstüne serdi.
Saksıları pencere içine oturtmuştu ki kapı çalındı.
İp atlamazsan olmaz sanki!
Vazgeçseniz bu oyundan da adam gibi oynasanız.!
O gün üç çay bardağının üçünü de kırdı.
Siz başlamadınız ? diye sordu Filiz.
Ben içmesem olmaz ?
Biz alışmışız da göze batmıyor.
Gömleğim yok ki...
“İki gün sonra vardım ki çocuğun kolunu kökünden almışlar. Gangıran olmamış ?”
O zaman da böyle haltlar karıştırmışlar.
Biliyordu ki o da, bir iş yapacak değil.
Yüz kuruşluk iş göremezdi ki günde o.
Almayacağı öylesine umuyor bir hali vardı ki.
Öyle elemli duruyorlardı ki üzülmüşler hissini veriyordu.
Vadi öyle ılık, öyle ılıktı ki!
Yanımdaki bir şeyler söyledi, anlamadım.
Cebimdeki para neredeyse bitiyordu.
Önüme baktım ki bora geliyor.
Bazen bu pencerelerin iç tarafındaki odacıklarda soba bile yanar.
Benim oradan geçmem kötü günlere mi rastlardı nedir?
Bir bacakla iş bitmez ki...
“Pardon!” dedi ki bütün kan tepeme sıçradı.
O zamanki gibi bir yalnızlığa kapılıyorum.
Bilmem ki hiç kimse gelmedi.
Öyle hafif söyler ki, ancak işitilir.
O, öylece bir hazine bulmuştur ki, o defineden her gün aldığı şey o kadardır.
Öteki elinde büyük bir paket vardı.
Önümde uzun yıllar vardı.
Bu mendille, alnındaki teri siliyordu.
Öylesine severek baktı ki hayvan geri geri çekildi.
Babalar görüyordum ki, çocuklarına beybaba dedirtiyorlar.
Bazen işitiyoruz ki, yetmişlik bir ihtiyarı su alıp gitmiş.
Bu öyle bir kendinizi denemek arzusudur ki, dayanılmaz.
Öyle sandım ki bu çocuklar bizim okulun çocuklarıydı.
Bu köy sizin köy ? Bizimki.
Yerdeki portakal kabukları kalsın.
Zaten bahsedecek bir şey yok ki...
Birtakım şeyler var ki başkalarına anlatıldığı zaman tadı kaçıyor.
Fakat bana öyle geliyor ki sanki bunları sana anlatırsam
bana yaptıkları tesiri yapacaklar.
Öyle fakir insanlar var ki evde peynir bile yok.
Araba da satıldı ev de.
O ki yazmak ve çalışmak için yaratılmıştı.
Şerefsiz yaşamaktansa “öl” diyeceklerine o kadar emindi ki.....
Yalanlara bazen öyle yakınsınız ki, yalan da olsa, inanabiliriz.
Her ikisi de değil tabii.
Öyle bir galibiyet ki, insanı şaşırtıyor.
Ben diyebilirim ki seven galip; hani muvaffakiyeti?
Savunmak dediğin bir laftır ki savrulur.
İyi ki bizim hikâyecilerimizden laf edilmedi.
Demek ki kitapların hepsini almak istiyorsunuz.
O kadar hazır kalıplar, hazır fikirler, hazır ölçülerle münekkitler (eleştirmenler), ahlâkçılar, hazır fikircilerle dört bir yanımız sarılı ki, bu kalıplara, bu fikirlere, bu ölçülere uyulmuyor.
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, vakit nakitten önemli.
Yalnız, düşünmeli ki eserin yalnız fikirden ibaret olduğunu keramet buyuran entelektüel elinde roman ve hikâye manasızdır.
Böyle bir endişecik olursa insanda, bana öyle geliyor ki biraz zorca yazar.
Ben de şuracıkta söyleyeyim ki, hiçbir artist başka birisini örnek olarak almaz ve almamalıdır.
Gücüm yetmedi ki...
***********