ATATÜRK’ÜN KIRŞEHİR SÖYLEVİ (24 ARALIK 1919)
Bu yazımda, Atatürk’ün pek bilinmeyen bir söylevine dikkatinizi çekmek istiyorum. Atatürk, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya varmadan birkaç gün önce, 24 Aralık’ta, Kırşehir’de konaklamıştır. Orada, Kırşehir Gençler Derneği’ni ziyaret ederek, bir söylev vermiştir.
Söylevin ana teması, “teşkilatlanma”dır (“örgütlenme”). Söylevde, Atatürk, çok vurucu bazı saptamalar yapmakta, ayrıca, bazı dilek ve çağrılarda bulunmaktadır. Aslında, bu söylev, adeta yurdumuzun bugünkü durumunu da sergilemekte ve acilen neler yapmamız gerektiğini bildirmektedir.
Söylevde vurgulanması gerektiğini düşündüğüm noktaları, günümüze de uyarlayarak, şöyle özetleyebilirim:
1) Halkımız yeterince örgütlü bir toplum değildir. Siyasal partiler, sendikalar, dernekler, vb. kuruluşlar yetersizdir. Çünkü, halkımız, geleneksel olarak, örgütlenme işini devlete ve hükümete bırakmaya alışmıştır. Bu kötü alışkanlıktan kurtulmalıyız.
2) Halkımız, yöneticilerimizi yeterince denetlememektedir. Yöneticiler de hata yaparlar. Sonuçta, bu hataların acısını bütün halk çeker.
3) Yabancılar, ulusumuzu ve vatan toprağımızı bölmeye, parçalamaya kastetmiş bulunmaktadırlar. Çünkü, yabancıların düşüncesine göre, ulusumuz, duygusuz, duyarsız, tepkisiz, şuursuz, toplumcu düşünmeyi beceremeyen, bencil ve menfaatçi, kıt görüşlü, dar ufuklu bireylerden oluşan, ve bu yüzden de sömürülmesi, hatta sıkıştırılıp sonuçta da yok edilmesi gereken bir hilkat garibeleri kitlesidir.
4) Öte yandan, halkımız arasında ufak tefek de olsa bazı kıpırdanmalar başlamıştır; bölgesel, yerel de olsa, yavaş yavaş yükselen tepkilerle karşılaşılmaktadır. Şimdilik bir dağınıklık, bölük-pörçüklük söz konusu olsa da, derlenip toparlanma zorunluluğu halk arasında ciddi şekilde hissedilmeye başlanmıştır. Yabancılar, böyle bir toparlanmayı becerebileceğimizi tahmin etmezler.
5) Toprağımız (vatanımız) olmadan yaşamımızı sürdüremeyiz. Bağımsız olabilmemiz için de, başlıca şart, sınırları belli, korunan bir toprak parçasına sahip olmaktır.
6) Halk arasında, gerçekten de bencilce yaşayan, ulusun ve vatanın birlik ve bütünlüğünü hiç umursamayan kişiler vardır. Böyle kişilere karşı, halkın tek vücut haline getirilmesi şarttır.
7) Halkın tek vücut haline getirilmesinde başlıca görev aydınlarımıza düşmektedir. Çünkü, öncüler onlardır. Zamanla, geniş halk kitleleri de onları izleyeceklerdir.
8) Aydınlarımız, halkımıza ısrarla “vatan ve ulus” bilinci aşılamalıdırlar. Ancak, bu kadarını yapmaları yetmez. Aydınlarımız, daha başka görevler de üstlenmek zorundadırlar.
Yukarıdaki özet noktalardan sonra, şimdi sizleri Atatürk’ün söyleviyle baş başa bırakıyorum.
***
Milletimiz, TEŞKİLAT fikrini henüz zihnine sokmamıştır. Genellikle, bunu hükümete bırakır. Bu, milletimizin eskiden beri alışkanlık haline getirdiği bir ahlaktır. Büyüklere saygı, aslında iyi bir ahlaktır. Fakat, zaman, olaylar ve tecrübeler gösterdi ki, bizzat milletimizin de mütehassis ve mütefekkir olması [hislenmesi/etkilenmesi ve düşünmesi] şarttır. Her ne şekilde ve vasıfta olursa olsun, başkalarına bırakmamak gerekir; yoksa, işte bugünkü sonuç meydana gelir.Geçmişimizden bugüne kadar yaşadığımız sürece bakacak olursak, milletimiz, hakimiyet konumundan maalesef aşağıya doğru inişe geçmiştir. Fakat, düşününüz! Milletimizin her bireyi mütefekkir ve mütehassis bir tarzda yetiştirilmiş olsaydı, elbette ki bu duruma düşmeyecekti. Memleketi ve milleti yönetenler, şahsen hata etmiş olurlar, fakat bütün bu hataların kötü sonuçlarından millet zarar görmüş olur.
Mondros Mütarekesi’nden sonra, milletimiz, teessüfle söylüyorum ki, kaderine razı bir durumda bulunuyor; bizleri yok etmeye azmetmiş düşmanlar, acı darbeler indiriyor, milletimiz, onların gözünde, parçalanmayı hak etmiş görülüyordu. Şükürler olsun ki, bazı durumlar, değerli milletimizi uyandırdı ve alarma geçirdi. Yer yer, milletimizin bireyleri, birbirlerini aramaya, bulmaya başladı. Bunun sonucu olarak, TEŞKİLAT meydana geldi. Devletimizin bağımsızlığını mahvetmeye çalışan yabancılar, milletimizden böyle bir ruhun ortaya çıkabileceğini hiç tahmin etmiyorlardı. Burada yaşayan insanları hissiz [tepkisiz] mahluklardan ibaret zannediyorlardı. “Böyle bir milletin yaşamaya devam etme hakkı olamaz” diye kendi kendilerine karar alırlarken, bir milletin var olduğunu dikkate almadılar; milletimizin olaylar ve darbeler sonucu bölge bölge toparlanmasını önemsememişlerdir. Bu önemsenmeyen parçaların savunmak istedikleri ve verdikleri karar ve de bütün milletin kabul ettiği esas nokta şudur:
“KUVAYI MİLLİYE ÂMİL (harekete geçen, geçiren, çalışan, öncü), MİLLİ İRADE HÂKİM” olmalıdır.
Ve teşkilatımızın RUHU işte budur!
Bu amaçla teşkilatımız yaygınlaşmaya başladığında, yabancılar dikkatlerini Türkiye’ye çevirmeye başladılar. Gerçek mahiyetine inanamadılar; çeşitli memurlar, heyetler gönderdiler; bizde bir hayat hissi [yaşam kıpırtısı] keşfettiler ve onu, yakından temas ile, incelemeye başladılar. Ve sonuçta gördüler ki, miskin bir millet değildir, altı yüz yıl, ve hatta, daha da önceden beri, hakimiyetini ispat etmiş, efendilik yapmış bir millettir; onların zannettiği gibi esir bir millet değildir. Artık, yabancılar iyice anlamalıdırlar ki, Türkiye ve Türkiye’de yaşayan millet, başlı başına bütün dünya milletleri içinde etkili bir konuma sahiptir; bu ortadan kaldırılamaz. Elhamdülillah, devletimiz ve milletimizin bağımsızlığı artık tartışma konusu bile edilememektedir. Artık, bağımsızlığımıza her yönüyle saygı duyulmaktadır. Ama, bu kadarı da bizim için yeterli değildir; bu kadarı, amaç ve hedefimizi kesin olarak gerçekleştiremez; maddi olarak [sağlam bir şekilde] kabul edildiğini de görmeliyiz. Tamamen tatmin olmak, gelecekteki rahatımızı ve uygarlaşmamızı kesin olarak gerçekleştirebilmemiz için, kendimize ait bir VATAN sahibi olarak görüşmeliyiz.
Bağımsız yaşayabilmemiz için verimli bir vatan toprağına muhtacız. Çizdiğimiz bir sınır vardır; bu sınırı yabancıların elinde bırakmayacağız; almış olduğumuz önlemler çok güçlüdür.
Bu teşkilat henüz bir şekilden ibarettir, ama, ne şimdi ne de gelecekte bunu basit bir geometrik şekil gibi düşünmemeliyiz. Buna RUH verebilmek için milletimizin her bireyinin anlayışını geliştirmek, halkımızın tümünün ortak kaderine gelecek saldırı ve tecavüzlerden her bireyin tek tek kendisini koruyabilmesi için, teşkilata hep birlikte katılmak şarttır.
Maalesef, vatanın bütünlüğüne ilişkin düşüncelerimiz kısa [BENCİLCE] oluyor; diğer bir vatandaşımıza gelecek zararı umursamıyoruz. Bütün millet tek bir vücut haline getirilmelidir. Her millette olduğu gibi, bizde de bir işe öncüler başlar, sonra, en son bireye ve yukarıya doğru yaygınlaştırılır. Umut edildiği üzere, en kısa zamanda gerçek istikamete doğru harekete geçirebilmek için esas görev AYDINLARIMIZA düşmektedir. Aydınlarımızın görevleri çok büyüktür. Hiç bir millet yoktur ki, ahlaki esaslara dayanmaksızın ilerleyebilsin. AYDINLARIMIZ VATAN VE MİLLET FİKİRLERİNİ VERMEKLE BERABER, RAKİP MİLLETLERE KARŞI VARLIĞIMIZI KORUYABİLMEMİZ İÇİN GEREKEN DİĞER ÇABALARI DA GÖSTERİRLERSE GÖREVLERİNİ DAHA LAYIKIYLA YERİNE GETİRMİŞ OLURLAR.
***
ÖNEMLİ HATIRLATMALAR:
1) Yukarıdaki söylev, 24 Aralık 1919’da verilmiştir. Yani, henüz Atatürk Ankara’ya yerleşmemiş, Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmamıştır. Ortada düzenli bir ordumuz yoktur. Kurtuluş Savaşı’mızın esas çarpışmaları (muharebeleri) henüz başlamış değildir. Atatürk’ün sözünü ettiği Kuvayı Milliye aslında o gün için yalnızca bir “ideal”dir, bir umuttur.
Vatanın ve milletin geleceği büyük bir belirsizlik içindedir. Topraklarımızın çoğu (başkent İstanbul dahil) silahlı işgal altındadır. Halkın çoğu umutsuzluk ve karamsarlık içindedir. Ama, halkın azınlıktaki bir kesimiyse, özellikle İstanbul ve İzmir’deki bazı umursamaz, duygusuz, bencil kimseler, yabancılarla işbirliği içinde, günlerini vurgunculukla, savaş karaborsacılığından elde ettikleri zenginlikle keyif, eğlence ve sefahat içinde geçirmektedir.
Atatürk’ün bu söylevi verdiği güne kadar başarabildiği işler, özetle, Sivas ve Erzurum Kongrelerini toplayabilmiş ve “Heyeti Temsiliye”yi oluşturmuş, yurdun her tarafında bölük-pörçük, dağınık olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’ni iyi-kötü tek bir çatı altında, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adıyla toparlayabilmiş olmaktan ibarettir.
Dolayısıyla, Atatürk’ün yukarıdaki söylevinde belirttikleri, o tarihte, pek çok kişi tarafından, komik, boş hayaller, hatta çılgınlık sayılmaktadır.
Daha da ileri gidenlere göreyse, Atatürk’ün bütün bu çabaları, isyancılıktır, haydutluktur, çeteciliktir, vatana ihanettir; Padişah’a (Halife’ye) karşı başkaldırıdır, dinsizliktir, kâfirliktir, vs... vs...
İşte Atatürk’ün bu söylevini tam olarak kavrayabilmek için, söylevi, yukarıda belirttiğim veriler ışığında okumalıyız.
2) Söylev metnini, iki (2) ayrı kaynaktan karşılaştırarak yazdım. Kaynak metinler arasında içerik açısından farklılıklar vardı. Farklılıkları, uygun gördüğüm şekilde düzelterek yazdım. Ayrıca, rahat ve akıcı bir şekilde okunabilmesi için, söylevi günümüz Türkçe’sine de uyarladım. Bazı vurucu sözcükleri eski dilde de olsa değiştirmedim; çevirisini hemen yanında, köşeli parantez içinde belirttim. Koyu renkli (kalın) harfler ve büyük harfler vurgulama amacıyla bana aittir.
KAYNAKLAR:
1) Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt:5, Kaynak Yayınları, 4. basım, Ocak 2007, s.381-382. Söylev, 24 Aralık 1919’da verilmiş olsa da, ilk kez ancak yıllar sonra, 30 Ağustos 1936 tarihinde, “Kırşehir” gazetesinde yayınlanmıştır. Oradan aktaran: Faik Reşit Unat, Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi, Tarih Vesikaları, c.1, Aralık 1942, sayı 10, s.247-249.
2) http://www.karincalikoyu40.com/arsivayinkonulari/id1.htm (son görülme: 18.7.2011)
Tahsin Dirse Yalçın
18 Temmuz 2011
