
İDRAK
(Akıl erdirmek, kavrayabilmek)
Cehalet;
"Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okuma bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek âlimler çıkabilir."
Mustafa Kemal Atatürk
“Yeni Türkiye, din ve ırk kavramları üstüne değil, yurt ve dil kavramları üstüne kurulmuştur.” S. Eyüboğlu
Cehalet;
"Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okuma bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek âlimler çıkabilir."
Mustafa Kemal Atatürk
“Yeni Türkiye, din ve ırk kavramları üstüne değil, yurt ve dil kavramları üstüne kurulmuştur.” S. Eyüboğlu
YÖNTEMLER / ALIŞTIRMA (EGZERSİZ 2)
‘Demek İstemek’ ile ‘Ne Demek İstemek’, “Olmak ya da olmamak...” tan daha zor bence!
‘Matematik Güzellik’in (Beauty-of- Mathematics) demek istediğini değil ‘ne demek istediğini’ 48 günde idrak edebilmiştim!
Doğru dürüst bir İngilizcem olmadığı için (Türkçem var mı ki!)
dertlenmiştim. Hele şu ATTITUDE beni mahvetmişti...
Okumak, dinlemek, gözlemlemek (hele gözlemlemek), düşünmek, mantık/muhakeme etmek (hissedebilmek!) ve de değerlendirerek idrak edebilmek; bu, (benim için) en büyük tatmin olabilir mi?
1 Ocak 2010 Cuma tarihli yazımda gözümü karartarak 200’ü aşkın cümle yazmıştım: ‘de’ler ‘da’lar, ‘mi’ler ‘mü’ler’, ‘mı’lar, ‘mu’lar, ‘ki’leri yazmaktan elimi alamıyordum. Bu yazımın sonunda da 350’ye yakın cümle var!
Onlarca kitap okusanız, bu kadar çok ‘de’ye, ‘ki’ye rastlayamazsınız, ki onlar, cümlelerin anlamlarını (kesinkes) saptayabilmek için, adeta, tılsımlı bir iki harften ibarettir ve de mantık/muhakeme silsilesi içindedir. Bunların yerlerini doğru olarak saptayamazsanız fena!.. Çünkü, mantık/muhakeme İdrak’in en önemli unsurudur.
Şimdi de, (cümlelerden önce) değişik bir değerlendirme, bir fantezi açtım! Bir çeviri/Bir yorum.
Beauty-of-Mathematics,
Matematik güzelliğinin ilginç bir uyarlanması;
Aşağıda aritmetiğin göz alıcı ve simetrik işlemleriyle, geometrinin estetiğini içeren işlemlerden örnekler var.
‘Matematik Güzellik’in (Beauty-of- Mathematics) demek istediğini değil ‘ne demek istediğini’ 48 günde idrak edebilmiştim!
Doğru dürüst bir İngilizcem olmadığı için (Türkçem var mı ki!)
dertlenmiştim. Hele şu ATTITUDE beni mahvetmişti...
Okumak, dinlemek, gözlemlemek (hele gözlemlemek), düşünmek, mantık/muhakeme etmek (hissedebilmek!) ve de değerlendirerek idrak edebilmek; bu, (benim için) en büyük tatmin olabilir mi?
1 Ocak 2010 Cuma tarihli yazımda gözümü karartarak 200’ü aşkın cümle yazmıştım: ‘de’ler ‘da’lar, ‘mi’ler ‘mü’ler’, ‘mı’lar, ‘mu’lar, ‘ki’leri yazmaktan elimi alamıyordum. Bu yazımın sonunda da 350’ye yakın cümle var!
Onlarca kitap okusanız, bu kadar çok ‘de’ye, ‘ki’ye rastlayamazsınız, ki onlar, cümlelerin anlamlarını (kesinkes) saptayabilmek için, adeta, tılsımlı bir iki harften ibarettir ve de mantık/muhakeme silsilesi içindedir. Bunların yerlerini doğru olarak saptayamazsanız fena!.. Çünkü, mantık/muhakeme İdrak’in en önemli unsurudur.
Şimdi de, (cümlelerden önce) değişik bir değerlendirme, bir fantezi açtım! Bir çeviri/Bir yorum.
Beauty-of-Mathematics,
Matematik güzelliğinin ilginç bir uyarlanması;
Aşağıda aritmetiğin göz alıcı ve simetrik işlemleriyle, geometrinin estetiğini içeren işlemlerden örnekler var.
Resimleri üzerlerine tıklayarak büyütebilirsiniz.
Şimdi de buna, tam manasıyla matematiksel bir bakış açısıyla bakar mısınız?.
- %100’e eşit olmak nedir?
- %100’ün anlamlandırılması nedir?
- %100’e nasıl ulaşılabilir?
- Hayatta %100’e eşit olmak nedir?
Basit bir matematiksel formül, bunlara (belki de) yardımcı olabilir. İngiliz alfabesinde sıralanmış harflerin değerleri, simgelenmiş rakamlarla belirlenmiştir.
A..............................................................................................Z
1..............................................................................................26
O zaman,
H - A - R - D - W - O - R - K -------------------------------- (ÇOK ÇALIŞMA)
8 - 1 - 18 - 4 - 23 - 15 -18 - 11
8 + 1 + 18 + 4 + 23 + 15 + 18 + 11 = %98
ve
K - N - O - W - L - E - D - G - E ---------------------------- (BİLGİ)
11 - 14 - 15 - 23 - 12 - 5 - 4 - 7 - 5
11 + 14 + 15 + 23 + 12 + 5 + 4 + 7 + 5 = %96
ama
A - T - T - I - T - U - D - E --------------------------------- (.........)
1 - 20 - 20 - 9 - 20 - 21 - 4 - 5
1 + 20 + 20 + 9 + 20 + 21 + 4 + 5 = %100
dür.
Yukarıdaki verilerin kesinliği, matematiksel doğruların nedeniyle sonuçlandırılabilir ki;
ÇOK ÇALIŞMA VE BİLGİ sizi ancak hedefe yaklaştırır ama
(ATTITUDE) ÇALIM SATMAK sizi tam hedefe, %100’e götürür.
“Attitude”: ÇALIM SATMAK’tır (!)
Örneğin: “Kahramanlık taslayan” bir futbolcu, çalım satarak oynayıp golü bile kaçırabilir!
“Attitude” tehlikeli bir slogandır, “kibir” kokar, bu asırda bütün insanlığı tehdit edebilir diye düşünüyorum.
İMGECİ
- %100’e eşit olmak nedir?
- %100’ün anlamlandırılması nedir?
- %100’e nasıl ulaşılabilir?
- Hayatta %100’e eşit olmak nedir?
Basit bir matematiksel formül, bunlara (belki de) yardımcı olabilir. İngiliz alfabesinde sıralanmış harflerin değerleri, simgelenmiş rakamlarla belirlenmiştir.
A..............................................................................................Z
1..............................................................................................26
O zaman,
H - A - R - D - W - O - R - K -------------------------------- (ÇOK ÇALIŞMA)
8 - 1 - 18 - 4 - 23 - 15 -18 - 11
8 + 1 + 18 + 4 + 23 + 15 + 18 + 11 = %98
ve
K - N - O - W - L - E - D - G - E ---------------------------- (BİLGİ)
11 - 14 - 15 - 23 - 12 - 5 - 4 - 7 - 5
11 + 14 + 15 + 23 + 12 + 5 + 4 + 7 + 5 = %96
ama
A - T - T - I - T - U - D - E --------------------------------- (.........)
1 - 20 - 20 - 9 - 20 - 21 - 4 - 5
1 + 20 + 20 + 9 + 20 + 21 + 4 + 5 = %100
dür.
Yukarıdaki verilerin kesinliği, matematiksel doğruların nedeniyle sonuçlandırılabilir ki;
ÇOK ÇALIŞMA VE BİLGİ sizi ancak hedefe yaklaştırır ama
(ATTITUDE) ÇALIM SATMAK sizi tam hedefe, %100’e götürür.
“Attitude”: ÇALIM SATMAK’tır (!)
Örneğin: “Kahramanlık taslayan” bir futbolcu, çalım satarak oynayıp golü bile kaçırabilir!
“Attitude” tehlikeli bir slogandır, “kibir” kokar, bu asırda bütün insanlığı tehdit edebilir diye düşünüyorum.
İMGECİ
Bekledim çay bahçesinde gelmedin.
Biraz daha kalsan da bir çay içsek.
Hemen basıp gitsen de yetişemezsin.
Ağlarım da kimseye belli etmem.
Söylenmese de olurdu.
Alâkadar ol ya da olma git.
Ne baharın tadı var ne de yazın.
Uzak ya da yakın oluruz bazen.
Ayrılıklar büyür kollarımda.
Dar vakitlerde iş olmaz.
Bu odada birileri var.
Bu odada da birileri var.
Kederle dolsa da yıkılmam.
Sevince boğsa da değişmem.
Ne de güzel olmuş yan yana.
Ben ağacım bilgim de ona göre.
Rüzgârlı havalarda konuşabilirim.
Bütün yük benim üstümde.
Hemen de konuşuyor.
Ağaçlardan kavağı severdi, yıldızları da severdi.
Binsem bir vapura da açılsam.
Hem de zurna dinlerim, çalan olursa.
Arşınlamak da işime gelir yağmur altında caddeleri.
Acap o da beni düşünür mü?
Sahilde bekliyorum hep aynı gemiyi.
Sahil de kalabalıktı.
Bir kuşum, belki de hiçten kanatlı...
Gerçek diye ne varsa dilimizde
Gördüm ki bu kubbede baki kalan
Bir meşaledir tüter elimizde.
Sabahçı bir horozla bir oldu da
Gazhaneden önce, uzun uzun öttü İstanbul’da
Hepsi de alın teri, hepsi de el emeği.
Bir tren kalktı Haydarpaşa’dan;
Ne el ne de mendil sallayan.
Anası kahrına dayanamadı,
buğday da kavruluverdi mi sana!
Ama bak, neler de bilirdi Ali.
Biri de vatan haini diye bağırdı.
Kim mutlu olmuş ki ben olayım.
Belli ki başını eğdi yavaş yavaş.
Öyle dalmışım ki sormayın.
Diyorum ki işin acele, eve dön.
Bir dost ki benden habersiz yaşar...
Onlar ki daima gurbetteler.
Ve sen ki sahibisin hülyamın daima,
Hatıralar ki kuşlardır hafızanda.
Duyulmadık şiirler ağır ve güzel, ki misli bulunmasın Acem’de bile.
Gördüm ki varlık hayal, yokluk yalan
Gerçek diye ne varsa dilimizde.
Baktım ki kaderlere hükmeden Sultan...
Diyor ki bir şebnem değmesin toprağa...
Oktay der ki mor kalemim bir tane...
Öfkenin kıymetini bil, bil ki bu kadar işte.
Sen balık değilsin ki Ahmet.
Dökülür mü dersin, bekle ki döküle.
Dökül bre bulutum dökül, dökül ki tane boy versin yeşil, yeşil.
Recep bakar ki olacak gibi değil, martini kapınca, hesabı budur deyip tetiği çeker.
Derler ki Aksaray Ovası’na kırk gün kırk gece yağmur yağmış.
Dedim ki tarlalar geçen yıl gibi
Yaşamak mademki bunca güzel,
Dövüşülür uğrunda ölünür.
Anladım ki hürriyet aşkı barış aşkı yaşama sevincinden ayrı değil.
Anladım ki nafile.
Karga bakar ki ta kendisi,
Şu kırk yıllık peynir hikâyesindeki ağızların
Başka türlüsü.
Bekle ki soğanlar, salatalar yağsın,
Nisan yağmuru yeşersin.
Bilemez ki, hiç haber yok.
Öylesine çoktunuz ki bunaldım yalnızlıktan.
Öylesine çoktunuz ki ağladım deliye döndüm.
Geyik değil ki yazsın kalem
Yırtsın maviliği
Yelkende çarpan yürekten
Başlar parmakların ucundaki damar
Dolandı mı öz suyu
Kabardı mı yele
Yıkıldı mı aklın kabuk üstü duvarları
Ne var ki el mavisinde....
Şaşır ki sevdamıza göz değmesin.
Derler ki, Sisam’dan bile üstün tutarmış...
Bir soy ki bu Sur sitesini devirecek.
Her kim ki ortadan ayrılmaz, korkmasın.
Ne var ki; elverişli havada bile...
Bırak, dünya dertlerini bir yana, değer mi ki?
Bir urba ki eskimez,
Bir düş ki gerçekten daha doğru.
Suçumuz ne ki! diye sorduk. Ne ki suçumuz, deyin de bilelim.
Seyrek dişleriyle gülümsüyordu bizimki.
İp öylesine üzülmüş ki kopabilir.
Bir sıcaklık ki soğumuş!
Bir buğday tarlası ki biçilmiş, bir dam ki göçük, bir ağaç ki yalnız düşünceyle bulunur, yaşanır düşünceyle.
Tuzla başla ki dursun acım!
Yürü ki açılsın, ne varsa, bana doğru.
Dünya durmuyor ki!
Bir güneş ki yavaş yavaş, tarımsal.
Un yok ki yoğursun ince bilekli kızlar.
Bundan iyi olamaz ki!
Kurnaz, öylesine güzel ki akıl durur.
Geçmesen önümdeki sokaktan,
İnan ki bitmişti.
Havaya benzer insanoğlu, bilinmez ki?
Sabah uyandım ki duruyor.
“Bu boyundaki bükülüş
Hangi duygunun ürünü
Sevinç mi tasa mı
Yoksa bilinmez bir rüzgâr mı
Büken dalında gülü”.
Telefon kulübesine girdim çıktım ki dünya varmış!
Çocuk bu çocuk bu dışarıdaki,
çocuk binkez, bin yaşında olsa da
Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem.
O gün beni düşündün mü?
Beni anlamak istemez miydin?
Hiç mi aslı yok bunun bu asılsız yüzlerin.
Gün mü soldu sen mi soldun.
Peki ama hepsi de mi yaramaz.
Sade biz mi sığır ve domuz yeriz.
Halimden belli değil mi, zihnim hep seninle meşgul!
İçimden geldi mi dinlemem.
Beni deli mi edeceksin İstanbul
Beşiktaş mı olur Ortaköy mü olur.
Üşüdün mü narin ağaç
Yoksa hırsızlardan mı korkuyorsun,
Ömrüm böyle görmeden bilmeden mi geçecek,
Beni mi boğmak istiyor dalga,
Bu kadar yakın mı yerim,
Onlar ki daima gurbetteler.
Göklerin aydın bahçesinde mi.
Yolculuk çatınca gitmemek elde mi
Var mıdır bu hasreti durduran halat
Aman aman yok mu bunun çaresi.
El sallayan mı istersin.
Mendil sallayan mı istersin,
Tepinen zıplayan mı istersin
Saçını başını yolan mı istersin
Şapkasını havalara fırlatan mı istersin
Takla atan
Ellerinin üstünde yürüyen mi istersin.
Babayiğit mi babayiğit.
Döküldü mü sana, arabanın içindeki,
Nane mi kaynatsak kahve mi pişirsek.
Satar mıyım onları onlar da çocuklarım.
Sırası geldi mi sakınma.
Kulakların hür değil mi?
Durur mu seninki?
Rüzgâr mı, ova mı, deniz mi bir şeyler esiyor, morumsu dağlar yüzüyor gökyüzünde.
Ne belli mi? Bana bakın anlarsınız.
Buna yürek mi, söyleyin, can mı dayanır.
İyisi mi yatıştırın suları hemen.
Hediyelerine geldi sıra, alıcı mısın?
Baklayı mı buğdayı mı gönderdin, söyle?
Ya da kışlık urbalar mı yolladın?
Gümüş yadigârlar mı verdin yoksa?
Gül mü satıyorsun güzel, kendini mi?
Yoksa güllerle birlikte kendimi mi?
Ardından az mı ağladı, dövündü anam!
Sen de mi bir avuç toprak oldun sonunda!
Beğendin mi şu yaptığın işi.
Kolay mı, gece gündüz kuşkuda zavallı.
Bu uçuş, güvercindeki, özgürlük sevinci mi ne?
O “Gel!” dedi mi bırakıp gideceksin, gitmemek olmaz.
Ellerin mi avuçlarımdan bu kayan?
Siz mi yazdınız bütün kitapları?
Sizden mi yeşil bu ağaç?
Sizden mi yuvarlak bu çakıl?
Sen misin? Güneş mi yoksa?
Yoksa o mu, şu mavi mi engindeki!
Yoksa bana mı öyle geldi.
Biz öğütmedik mi mısırı? Hamuru biz yoğurmadık mı?
Biz miyiz, yoksa başka biri mi?
Az mı yaşadık, az mı kocadık, az mı!
Sen de mi görürsün onları?
Şu taşların ardında mı ürkek!
Şu sazların içinde mi, kıpırtılı! Yoksa düşüncenin iç dünyamıza denk akışında mı gizli!
Doyarlar mı dersiniz çoluk çocuk!
Onları görmüyor musun?
Yakamı bırak da gideyim.
Yuno’nun derdi de bu.
Ya toparlar dizginleri ya da bırakır.
Ne de Abbas’ın teknesi dayanır buna.
Sende kalsın bende de var.
Lâmbamızı bozan da, özgürlüğe kundak sokan da onlar.
Acılı ya da gülünç.
Oysa, sivri de sivrilik de baştan başa onların.
Dönüyorlardı açılırken eksenlerinde; güneşleri var hepsinin çevresinde döndükleri ve kendi güneşlerinde dönen mevsimleri.
Neyse çıksın da ortaya görelim, ne demekse yaşam!
Ayakucumda bulut, balık başucumda
N’oldu onlara! Nasıl da böyle bittiler.
Nasıl da etkin adları vardı.
Anılar da öyle ışır.
Havuz bahçeye sığdı da çiçeklere yer yok.
Yol gene tıkandı, iskeleden binmeli de Çengelköy’e gitmeliyiz.
Tam da ay doğarken kardeşim doğdu.
Öteberi gerekmez, gel de nasıl gelirsen gel.
Elini biraz da utanarak verdi.
Oysa günüm de aynı, gecem de, gün doğumu bir el değiştirmedir.
Bir iz bırakacak ardında, köpük ya da duman, bir insan denizinde anıdan.
Hiç de değil.
Halk gereği gibi beslenmiyor mu?
Ne var ki kardeşi de görünüşte onu sevmiyordu
Dövüştün mü?.
Yirmi yıldan sonra mı!
Sen yemiyor musun?
Bu akşam erken dönecek misin?
Para bırakmayacak mısın?
Hoppala lâf mı bu da?
Kız sen yoksa hasta mısın?
Alışverişe mi gidelim seninle, yoksa yukarı çıkalım Pertev’le mi oynarsın?
Kahveyi hemen pişireyim mi?
Bildiğin bir terzi var mı?
Senin gönderdiğini söylesem olur mu?
Bir geçmişleri yok, gelecekleri de!
Bilmem bir faydası dokunur mu?
Bu yıl bir yere gidecek misiniz?
Mesaret Oteli’ne mi?
Bu otelin sahibi siz misiniz?
Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi.
Sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır.
Kalkalım mı? dedi.
Biraz dikkatli bakan gözler, onun içindeki aceleyi keşfedemezler miydi?
Zaten böyle bir mektup beklemiyor muydu?
İçerisi öyle karanlıktır ki.
Biliyor musunuz? İster misiniz?
İkiniz de çocuksunuz.
Nasıl, güzel değil mi?
Jandarmalar dağ yolunda bulmuşlar da, dedi.
Hepsi bir değil mi?
Karanlık gecede hepsi, bir değil miyiz?
Diyordu da hatırına başka bir isim gelmiyordu.
Bir gecede perdeyi de, dekoru da hazırlarız.
Herkesin eski de olsa, bir iki birşeysi vardır.
Makyaj için de mi üzüleceğiz yahu?
Hem sonra, mektep mi açacağız?
Yoksa oyun mu oynayacağız?
Bilirim ki dedi, hepiniz, herşeyi yapabilecek insanlarsınız.
O da mı mesele, yahu?
On para isteyecek kimsem de yok.
O hale geldin mi, Saffet Bey?
Aldıklarımın yarısını da her zaman ödedim.
Gidip istemedin mi parayı?
Ama, hani yapmadığımız şeyler de değil!
Bu işi yapacak mıyız, yapmayacak mıyız?
Ne bakıyorsun, efendi, dedi, hamal mı lâzım?
A, herif deli midir nedir, gülüyor.
Ben uyuyor muydum?
Karışanım, görüşenim yok, demesi de lâftı.
İnsana öyle gelirdi ki, bu adam garsonluk için doğmuştur.
Kendisi de bunun farkındadır. Halbuki hiç de öyle doğmamıştır. Pekâlâ bir doktor da olabilirdi.
Hayır, bu karışan, görüşen meselesi de değildi.
Acaba, dedim, bir esrarkeş midir?
İnsanlar benden korkarlar mıydı?
Şu balık ağını görüyor musun?
Hücreler harekette miydi?
Yaşı var mıydı?
Ve o zamandan beri hiç değişmemiş miydi?
Acaba Macarca bir şarkı okumak isterken mi susmuştu.
Bir gün o kadını görmeye gider miyiz?
Bunu ben mi temin ederim, Saffet Ferit mi? Halit mi?
Monuk Salih mi? Yoksa Suat’la Recai mi?
“Bir turneye çıkalım, yahu!” dedi miydi, birisi; bizde uyku, rahat arama.
Borç olarak da kabul etmez misiniz, Saffet Bey.
Sahiden tüccar Hasan Tahsin’den alacağın var mı?
Halit, ben hiç yalan söyledim mi?
O halde kız da gelir!
Sahi mi? Gelsin mi, Saffet?
Haklı mıyım, söyle?
Bizim gibi mi?
Herkes Naşit olabilir mi?
Olamıyoruz diye de tiyatrodan vaz mı geçeceğiz?
Para kazanmaz mıydı?
Refik, demiş, bir on liralık bozabilir misin?
Buna da mı şükür?.. derdi.
Sen bu sene gelmiş miydin?
Sen miras mı yedin, Halit?
O da nereden çıktı?
Sen aklını peynir ekmekle mi yedin?
Umut söner mi?
Demirden yapılmış değil mi?
Bizim beyin borcu mu var? dedi.
Hem senin aklın kesiyor mu, efendi?
Harpten evvel bırakılan para şimdi mi istenir?
Ben harpten evvel de tüccardım.
Birader, sorup soruşturmadın mı?
İyisi mi, buldu mu yemeliydi?
Baktı ki olmayacak, o da ciddileşti.
Hiç ona böyle şey yapılır mı?
Hem ben öyle delikanlı mıyım?
Yok, geleyim ben de seninle.
Bu sene de havalar bir adamakıllı düzelmedi ki.
Şu kadın haklı mıydı, haksız mı?
Salih, benim bavulu yerleştirdin mi?
Buldun mu?
Tecrübe tahtası mı olacağız?
Kadın değil miydi?
Eğlenirim de, gezerim de; hakkım değil mi?
Yarın bilmem ki olur mu?
Ben sana dememiş miydim?
Emin’i sıygaya çekmeyecek miyiz?
....’ye ilk kazmayı vurur musun, vurmaz mısın?
Ya sen? Bak, ayakkabın da var.
Anan bir önlük yaptırmadı mı, yahut yapamadı mı?
Kitap parası da lâzımmış. Biz de vazgeçtik.
Yoksa bu bir görenek, fena bir âdet miydi?
Yoksa bütün filmlerde yılbaşı gecesi aşağı yukarı bu muydu?
Bir bilet de bana verir misiniz?
Ocağın mı yanmaz? Çorban mı tütmez?
Zaten işi de bir ıslık değil mi?
Ablan yoksa bu sene bir daha mı doğuruyor?
Ali efendi yukarıya mı?
Doğrusunu söyleyeyim mi sana?
Sana yalan mı söyleyeceğim?
Kışın da mı çalışacağız?
Helbette, dedi insan yılan mı ki?.. Yoksa ayı mı? Kışın uyu.
Küçük çocuklar da tütüne alışırken fiyakası için başlarlar
Sen çocuk mu oluyorsun?
İstanbul’a inecek misin?
Ona razı mısın?
Verdiniz küçük hanım, verdiniz ya, unuttunuz mu?
Hep kötüler mi var?
İçlerinde iki de yabancı vardı.
Ama sanmam ki o da bunları yaptığı için üzülsün.
Gitmeyecek gibi de değil hani.
Bir gazetecinin yapacağı şeyler yok mudur?
Kaytarmak elinde olsa, kaytarır mısın?
Yoksa koku sürdüğümden de mi şüphe ediyorsun?
Bize uğradın mı? Öyleyse uğrar mısın?
Hiç öyle bir şey mi olurdu?
İyi ki aklıma getirdiniz.
Belki çekmeceye de koşmuştu.
Bugün arabayı tamire verdim de...
Sizinki de taksi mi?
Doğru muydu bu?
Yahu bu kız bunları gizli mi yapıyor?
Bütün bunları ben düşünmüyor muyum sanıyorsun?
Babanla gevezelik mi ettiniz, Nevin?
Hem tehlikesi de yoktu.
Biraz daha kalsan da bir çay içsek.
Hemen basıp gitsen de yetişemezsin.
Ağlarım da kimseye belli etmem.
Söylenmese de olurdu.
Alâkadar ol ya da olma git.
Ne baharın tadı var ne de yazın.
Uzak ya da yakın oluruz bazen.
Ayrılıklar büyür kollarımda.
Dar vakitlerde iş olmaz.
Bu odada birileri var.
Bu odada da birileri var.
Kederle dolsa da yıkılmam.
Sevince boğsa da değişmem.
Ne de güzel olmuş yan yana.
Ben ağacım bilgim de ona göre.
Rüzgârlı havalarda konuşabilirim.
Bütün yük benim üstümde.
Hemen de konuşuyor.
Ağaçlardan kavağı severdi, yıldızları da severdi.
Binsem bir vapura da açılsam.
Hem de zurna dinlerim, çalan olursa.
Arşınlamak da işime gelir yağmur altında caddeleri.
Acap o da beni düşünür mü?
Sahilde bekliyorum hep aynı gemiyi.
Sahil de kalabalıktı.
Bir kuşum, belki de hiçten kanatlı...
Gerçek diye ne varsa dilimizde
Gördüm ki bu kubbede baki kalan
Bir meşaledir tüter elimizde.
Sabahçı bir horozla bir oldu da
Gazhaneden önce, uzun uzun öttü İstanbul’da
Hepsi de alın teri, hepsi de el emeği.
Bir tren kalktı Haydarpaşa’dan;
Ne el ne de mendil sallayan.
Anası kahrına dayanamadı,
buğday da kavruluverdi mi sana!
Ama bak, neler de bilirdi Ali.
Biri de vatan haini diye bağırdı.
Kim mutlu olmuş ki ben olayım.
Belli ki başını eğdi yavaş yavaş.
Öyle dalmışım ki sormayın.
Diyorum ki işin acele, eve dön.
Bir dost ki benden habersiz yaşar...
Onlar ki daima gurbetteler.
Ve sen ki sahibisin hülyamın daima,
Hatıralar ki kuşlardır hafızanda.
Duyulmadık şiirler ağır ve güzel, ki misli bulunmasın Acem’de bile.
Gördüm ki varlık hayal, yokluk yalan
Gerçek diye ne varsa dilimizde.
Baktım ki kaderlere hükmeden Sultan...
Diyor ki bir şebnem değmesin toprağa...
Oktay der ki mor kalemim bir tane...
Öfkenin kıymetini bil, bil ki bu kadar işte.
Sen balık değilsin ki Ahmet.
Dökülür mü dersin, bekle ki döküle.
Dökül bre bulutum dökül, dökül ki tane boy versin yeşil, yeşil.
Recep bakar ki olacak gibi değil, martini kapınca, hesabı budur deyip tetiği çeker.
Derler ki Aksaray Ovası’na kırk gün kırk gece yağmur yağmış.
Dedim ki tarlalar geçen yıl gibi
Yaşamak mademki bunca güzel,
Dövüşülür uğrunda ölünür.
Anladım ki hürriyet aşkı barış aşkı yaşama sevincinden ayrı değil.
Anladım ki nafile.
Karga bakar ki ta kendisi,
Şu kırk yıllık peynir hikâyesindeki ağızların
Başka türlüsü.
Bekle ki soğanlar, salatalar yağsın,
Nisan yağmuru yeşersin.
Bilemez ki, hiç haber yok.
Öylesine çoktunuz ki bunaldım yalnızlıktan.
Öylesine çoktunuz ki ağladım deliye döndüm.
Geyik değil ki yazsın kalem
Yırtsın maviliği
Yelkende çarpan yürekten
Başlar parmakların ucundaki damar
Dolandı mı öz suyu
Kabardı mı yele
Yıkıldı mı aklın kabuk üstü duvarları
Ne var ki el mavisinde....
Şaşır ki sevdamıza göz değmesin.
Derler ki, Sisam’dan bile üstün tutarmış...
Bir soy ki bu Sur sitesini devirecek.
Her kim ki ortadan ayrılmaz, korkmasın.
Ne var ki; elverişli havada bile...
Bırak, dünya dertlerini bir yana, değer mi ki?
Bir urba ki eskimez,
Bir düş ki gerçekten daha doğru.
Suçumuz ne ki! diye sorduk. Ne ki suçumuz, deyin de bilelim.
Seyrek dişleriyle gülümsüyordu bizimki.
İp öylesine üzülmüş ki kopabilir.
Bir sıcaklık ki soğumuş!
Bir buğday tarlası ki biçilmiş, bir dam ki göçük, bir ağaç ki yalnız düşünceyle bulunur, yaşanır düşünceyle.
Tuzla başla ki dursun acım!
Yürü ki açılsın, ne varsa, bana doğru.
Dünya durmuyor ki!
Bir güneş ki yavaş yavaş, tarımsal.
Un yok ki yoğursun ince bilekli kızlar.
Bundan iyi olamaz ki!
Kurnaz, öylesine güzel ki akıl durur.
Geçmesen önümdeki sokaktan,
İnan ki bitmişti.
Havaya benzer insanoğlu, bilinmez ki?
Sabah uyandım ki duruyor.
“Bu boyundaki bükülüş
Hangi duygunun ürünü
Sevinç mi tasa mı
Yoksa bilinmez bir rüzgâr mı
Büken dalında gülü”.
Telefon kulübesine girdim çıktım ki dünya varmış!
Çocuk bu çocuk bu dışarıdaki,
çocuk binkez, bin yaşında olsa da
Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem.
O gün beni düşündün mü?
Beni anlamak istemez miydin?
Hiç mi aslı yok bunun bu asılsız yüzlerin.
Gün mü soldu sen mi soldun.
Peki ama hepsi de mi yaramaz.
Sade biz mi sığır ve domuz yeriz.
Halimden belli değil mi, zihnim hep seninle meşgul!
İçimden geldi mi dinlemem.
Beni deli mi edeceksin İstanbul
Beşiktaş mı olur Ortaköy mü olur.
Üşüdün mü narin ağaç
Yoksa hırsızlardan mı korkuyorsun,
Ömrüm böyle görmeden bilmeden mi geçecek,
Beni mi boğmak istiyor dalga,
Bu kadar yakın mı yerim,
Onlar ki daima gurbetteler.
Göklerin aydın bahçesinde mi.
Yolculuk çatınca gitmemek elde mi
Var mıdır bu hasreti durduran halat
Aman aman yok mu bunun çaresi.
El sallayan mı istersin.
Mendil sallayan mı istersin,
Tepinen zıplayan mı istersin
Saçını başını yolan mı istersin
Şapkasını havalara fırlatan mı istersin
Takla atan
Ellerinin üstünde yürüyen mi istersin.
Babayiğit mi babayiğit.
Döküldü mü sana, arabanın içindeki,
Nane mi kaynatsak kahve mi pişirsek.
Satar mıyım onları onlar da çocuklarım.
Sırası geldi mi sakınma.
Kulakların hür değil mi?
Durur mu seninki?
Rüzgâr mı, ova mı, deniz mi bir şeyler esiyor, morumsu dağlar yüzüyor gökyüzünde.
Ne belli mi? Bana bakın anlarsınız.
Buna yürek mi, söyleyin, can mı dayanır.
İyisi mi yatıştırın suları hemen.
Hediyelerine geldi sıra, alıcı mısın?
Baklayı mı buğdayı mı gönderdin, söyle?
Ya da kışlık urbalar mı yolladın?
Gümüş yadigârlar mı verdin yoksa?
Gül mü satıyorsun güzel, kendini mi?
Yoksa güllerle birlikte kendimi mi?
Ardından az mı ağladı, dövündü anam!
Sen de mi bir avuç toprak oldun sonunda!
Beğendin mi şu yaptığın işi.
Kolay mı, gece gündüz kuşkuda zavallı.
Bu uçuş, güvercindeki, özgürlük sevinci mi ne?
O “Gel!” dedi mi bırakıp gideceksin, gitmemek olmaz.
Ellerin mi avuçlarımdan bu kayan?
Siz mi yazdınız bütün kitapları?
Sizden mi yeşil bu ağaç?
Sizden mi yuvarlak bu çakıl?
Sen misin? Güneş mi yoksa?
Yoksa o mu, şu mavi mi engindeki!
Yoksa bana mı öyle geldi.
Biz öğütmedik mi mısırı? Hamuru biz yoğurmadık mı?
Biz miyiz, yoksa başka biri mi?
Az mı yaşadık, az mı kocadık, az mı!
Sen de mi görürsün onları?
Şu taşların ardında mı ürkek!
Şu sazların içinde mi, kıpırtılı! Yoksa düşüncenin iç dünyamıza denk akışında mı gizli!
Doyarlar mı dersiniz çoluk çocuk!
Onları görmüyor musun?
Yakamı bırak da gideyim.
Yuno’nun derdi de bu.
Ya toparlar dizginleri ya da bırakır.
Ne de Abbas’ın teknesi dayanır buna.
Sende kalsın bende de var.
Lâmbamızı bozan da, özgürlüğe kundak sokan da onlar.
Acılı ya da gülünç.
Oysa, sivri de sivrilik de baştan başa onların.
Dönüyorlardı açılırken eksenlerinde; güneşleri var hepsinin çevresinde döndükleri ve kendi güneşlerinde dönen mevsimleri.
Neyse çıksın da ortaya görelim, ne demekse yaşam!
Ayakucumda bulut, balık başucumda
N’oldu onlara! Nasıl da böyle bittiler.
Nasıl da etkin adları vardı.
Anılar da öyle ışır.
Havuz bahçeye sığdı da çiçeklere yer yok.
Yol gene tıkandı, iskeleden binmeli de Çengelköy’e gitmeliyiz.
Tam da ay doğarken kardeşim doğdu.
Öteberi gerekmez, gel de nasıl gelirsen gel.
Elini biraz da utanarak verdi.
Oysa günüm de aynı, gecem de, gün doğumu bir el değiştirmedir.
Bir iz bırakacak ardında, köpük ya da duman, bir insan denizinde anıdan.
Hiç de değil.
Halk gereği gibi beslenmiyor mu?
Ne var ki kardeşi de görünüşte onu sevmiyordu
Dövüştün mü?.
Yirmi yıldan sonra mı!
Sen yemiyor musun?
Bu akşam erken dönecek misin?
Para bırakmayacak mısın?
Hoppala lâf mı bu da?
Kız sen yoksa hasta mısın?
Alışverişe mi gidelim seninle, yoksa yukarı çıkalım Pertev’le mi oynarsın?
Kahveyi hemen pişireyim mi?
Bildiğin bir terzi var mı?
Senin gönderdiğini söylesem olur mu?
Bir geçmişleri yok, gelecekleri de!
Bilmem bir faydası dokunur mu?
Bu yıl bir yere gidecek misiniz?
Mesaret Oteli’ne mi?
Bu otelin sahibi siz misiniz?
Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi.
Sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır.
Kalkalım mı? dedi.
Biraz dikkatli bakan gözler, onun içindeki aceleyi keşfedemezler miydi?
Zaten böyle bir mektup beklemiyor muydu?
İçerisi öyle karanlıktır ki.
Biliyor musunuz? İster misiniz?
İkiniz de çocuksunuz.
Nasıl, güzel değil mi?
Jandarmalar dağ yolunda bulmuşlar da, dedi.
Hepsi bir değil mi?
Karanlık gecede hepsi, bir değil miyiz?
Diyordu da hatırına başka bir isim gelmiyordu.
Bir gecede perdeyi de, dekoru da hazırlarız.
Herkesin eski de olsa, bir iki birşeysi vardır.
Makyaj için de mi üzüleceğiz yahu?
Hem sonra, mektep mi açacağız?
Yoksa oyun mu oynayacağız?
Bilirim ki dedi, hepiniz, herşeyi yapabilecek insanlarsınız.
O da mı mesele, yahu?
On para isteyecek kimsem de yok.
O hale geldin mi, Saffet Bey?
Aldıklarımın yarısını da her zaman ödedim.
Gidip istemedin mi parayı?
Ama, hani yapmadığımız şeyler de değil!
Bu işi yapacak mıyız, yapmayacak mıyız?
Ne bakıyorsun, efendi, dedi, hamal mı lâzım?
A, herif deli midir nedir, gülüyor.
Ben uyuyor muydum?
Karışanım, görüşenim yok, demesi de lâftı.
İnsana öyle gelirdi ki, bu adam garsonluk için doğmuştur.
Kendisi de bunun farkındadır. Halbuki hiç de öyle doğmamıştır. Pekâlâ bir doktor da olabilirdi.
Hayır, bu karışan, görüşen meselesi de değildi.
Acaba, dedim, bir esrarkeş midir?
İnsanlar benden korkarlar mıydı?
Şu balık ağını görüyor musun?
Hücreler harekette miydi?
Yaşı var mıydı?
Ve o zamandan beri hiç değişmemiş miydi?
Acaba Macarca bir şarkı okumak isterken mi susmuştu.
Bir gün o kadını görmeye gider miyiz?
Bunu ben mi temin ederim, Saffet Ferit mi? Halit mi?
Monuk Salih mi? Yoksa Suat’la Recai mi?
“Bir turneye çıkalım, yahu!” dedi miydi, birisi; bizde uyku, rahat arama.
Borç olarak da kabul etmez misiniz, Saffet Bey.
Sahiden tüccar Hasan Tahsin’den alacağın var mı?
Halit, ben hiç yalan söyledim mi?
O halde kız da gelir!
Sahi mi? Gelsin mi, Saffet?
Haklı mıyım, söyle?
Bizim gibi mi?
Herkes Naşit olabilir mi?
Olamıyoruz diye de tiyatrodan vaz mı geçeceğiz?
Para kazanmaz mıydı?
Refik, demiş, bir on liralık bozabilir misin?
Buna da mı şükür?.. derdi.
Sen bu sene gelmiş miydin?
Sen miras mı yedin, Halit?
O da nereden çıktı?
Sen aklını peynir ekmekle mi yedin?
Umut söner mi?
Demirden yapılmış değil mi?
Bizim beyin borcu mu var? dedi.
Hem senin aklın kesiyor mu, efendi?
Harpten evvel bırakılan para şimdi mi istenir?
Ben harpten evvel de tüccardım.
Birader, sorup soruşturmadın mı?
İyisi mi, buldu mu yemeliydi?
Baktı ki olmayacak, o da ciddileşti.
Hiç ona böyle şey yapılır mı?
Hem ben öyle delikanlı mıyım?
Yok, geleyim ben de seninle.
Bu sene de havalar bir adamakıllı düzelmedi ki.
Şu kadın haklı mıydı, haksız mı?
Salih, benim bavulu yerleştirdin mi?
Buldun mu?
Tecrübe tahtası mı olacağız?
Kadın değil miydi?
Eğlenirim de, gezerim de; hakkım değil mi?
Yarın bilmem ki olur mu?
Ben sana dememiş miydim?
Emin’i sıygaya çekmeyecek miyiz?
....’ye ilk kazmayı vurur musun, vurmaz mısın?
Ya sen? Bak, ayakkabın da var.
Anan bir önlük yaptırmadı mı, yahut yapamadı mı?
Kitap parası da lâzımmış. Biz de vazgeçtik.
Yoksa bu bir görenek, fena bir âdet miydi?
Yoksa bütün filmlerde yılbaşı gecesi aşağı yukarı bu muydu?
Bir bilet de bana verir misiniz?
Ocağın mı yanmaz? Çorban mı tütmez?
Zaten işi de bir ıslık değil mi?
Ablan yoksa bu sene bir daha mı doğuruyor?
Ali efendi yukarıya mı?
Doğrusunu söyleyeyim mi sana?
Sana yalan mı söyleyeceğim?
Kışın da mı çalışacağız?
Helbette, dedi insan yılan mı ki?.. Yoksa ayı mı? Kışın uyu.
Küçük çocuklar da tütüne alışırken fiyakası için başlarlar
Sen çocuk mu oluyorsun?
İstanbul’a inecek misin?
Ona razı mısın?
Verdiniz küçük hanım, verdiniz ya, unuttunuz mu?
Hep kötüler mi var?
İçlerinde iki de yabancı vardı.
Ama sanmam ki o da bunları yaptığı için üzülsün.
Gitmeyecek gibi de değil hani.
Bir gazetecinin yapacağı şeyler yok mudur?
Kaytarmak elinde olsa, kaytarır mısın?
Yoksa koku sürdüğümden de mi şüphe ediyorsun?
Bize uğradın mı? Öyleyse uğrar mısın?
Hiç öyle bir şey mi olurdu?
İyi ki aklıma getirdiniz.
Belki çekmeceye de koşmuştu.
Bugün arabayı tamire verdim de...
Sizinki de taksi mi?
Doğru muydu bu?
Yahu bu kız bunları gizli mi yapıyor?
Bütün bunları ben düşünmüyor muyum sanıyorsun?
Babanla gevezelik mi ettiniz, Nevin?
Hem tehlikesi de yoktu.
(Cümleleri kopyalayarak öğrencilere dağıtıyorum!)











